Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Sanki düşman ordusu!

Cumartesi, 13 Şubat 2010 - 05:00

Terbiyesizlik sınırındaki küstahlığı, sürekli aynı şeyleri tekrarlasa da hiç durmadan konuşabilme yeteneği ve karşısındakini çileden çıkartıp kendisi sakin kalabilme becerisi sayesinde tartışma programı yönetenlerin davet listesinde birinci sırada yer alan bir yeni yetme var. Bilgi Üniversitesi’nde yetiştirilip taraf olan bir yayın organında serpilenlerden. Çıkartmışlar yine bir programa, nasıl desteksiz atıyor, karşısındakiler birbir çürütüyor söylediklerini. O yine hiç susmadan konuşuyor! İzleyicilerin çoğu da benim gibi dümdüz gidiyor herhalde ekran karşısında. Oğlum beni hiç o kadar küfür ederken duymamış, görmemiş, “anne kanalı değiştir, izleme bari” dedi de düğmeye basmayı akıl edebildim. Bana bir kez denk gelmişti, ağzının payını vermiştim. Bir daha rastlarsam fiiliyata dökeceğim herhalde öfkemi, onun için ambargo koyuyorum, katılacağım programa kabul etmiyorum! Ben sıradan bir vatandaşım sonuç olarak, gazeteciyim, ama ordu mensubu değilim, komutanı değilim, bizzat üstüme gelinen biri değilim, onlar nasıl sabretsin? Bu kadar saldırı, bu kadar iftira, böyle bir psikolojik savaşta sinirleri nasıl sağlam kalsın? Kimi dayanamıyor çekiyor tabancayı, öldürüyor kendini. Kimi yıkılıyor. Ordu komutanı, “Ordumun morali bozuk, yeter, üstümüze gelmeyin!” diye isyan ediyor! Utanmadan soruyorlar, gelirsek ne olurmuş? Pes... Biz ne kadar aymaz, ne kadar vurdumduymaz, ne kadar duyarsız bir toplum olduk? Bu kimin ordusu? Vatanı işgal etmiş düşman ordusu mu ki böylesine saldırıyor, zayıflatmaya çalışıyoruz? Yalanla, dolanla, iftirayla! Ne cami bombalatmadığımız kaldı, ne kuyudan cesetler çıkarmadığımız, ne kendi askerlerini öldürtmediğimiz. El insaf! Bir teki kanıtlanmamış iftira ama sanki doğruymuş gibi tekrarlayıp duruyorlar. Deniz kuvvetlerini bitirmeye çalışıyorlar, ordunun gözbebeği, yazık değil mi? Yaşananlardan utanıyorum. Ve biliyorum ki yalnız değilim! Siz de üzülüyor, siz de utanıyorsunuz!

Her malın alıcısı başka

Bu hafta, denk geldi, üç gece üst üste konserdeydim. İlkini yazdım, okudunuz, aslında konser de sayılmaz, Cem Yılmaz yönetiminde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası şovu. İkincisi, Cemal Reşit Rey’de Ankara Devlet Opera ve Balesi’nden şef Rengim Gökmen yönetiminde Üç Tenor konseri. Cem Yılmaz şef rolünde çok güldürmüştü ama hemen arkasından Rengim Gökmen’i şef olarak izleyince... Hayranlıktan gözünüz yaşarıyor! Adam yönetmiyor, çalıyor, söylüyor, yaşıyor, zaten yönetirken de sopasıyla değil, eliyle, koluyla, bütün vücuduyla, duygularıyla, beyniyle yönetiyor! O müthişti. Tenorlar, Şenol Talınlı, Ayhan Uştuk ve Aykut Çınar da müthişti, o gece dört, beş kez bis yaptılar! İstanbul seyircisi ayrılamadı bu gençlerden. Müzisyen olarak da iyiler, siyah smokinleriyle şıklar, yakışıklılar, sahneyi dolduruyor, hoşlar. Hıncal Uluç, en ön sıralar niye boştu diye sitem etmiş. O gece yağmur, İstanbul’u kilitlemişti, kendi bile geç kaldı. Ben yürüdüğüm için yetişebildim, “önemli insanlar” o yağmurda biraz nazlı oluyor maalesef. CRR’yi yöneten protokol da klasik sevmiyor demek ki. Çünkü hemen ertesi gece, yılların sanatçısı, hocası İnci Çayırlı’yı dinlemeye hepsi gelmişti! Ön sırada bir tek boş yer yoktu, hatta çiçekleri bile kendileri çıkıp verdiler. Tango yapan genç dansçılar ve tango söyleyen bir klasik Türk müziği sanatçısıyla Sevgililer Günü’nü erkenden ve nostaljik biçimde kutlamış olduk biz de. İnci Çayırlı’nın 55 yıllık sanat yaşamında ne sesinin, ne fiziğinin değişmemiş olmasına ne demeli ya? Şapka!