Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Seçimler Türkiye'de olacak!

Salı, 15 Haziran 2010 - 05:00

Bugünlerde AKP zirvelerinde bir ağızdan çıkanı kulağı duymama durumu var. Bülent Arınç, “TSK artık CHP’nin arka bahçesi değil.” demiş. Daha ağır laflar da söylemiş ama yazmaya utanıyorum. Senin yargıcın benim yargıcım, senin medyan benim medyam derken senin komutanın, benim ‘şerefli’ komutanım, çok tehlikeli bir yol ayırımı. Bir yerde de biraz fren yapın! Ergenekon savcısının koskoca Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış bir subaya ‘itirafçı’ olmasını teklif ettiği bir ülkede bu normal sayılabilir mi, bilemiyorum, buna verilecek en güzel yanıt Lama usülü olmalıydı!

Gazze üzerinden din sömürüsü

Erdoğan da ısrarla sürdürdüğü Gazze sözcülüğünü savunurken PKK’nın saldırılarını anayasa değişikliğine bağladı. Hatta CHP, MHP ve PKK’yı “Karşımızda duruyorlar” diye aynı safa koydu! Tabii buna siyasi yorum yapmak zor, akıl tutulması ya da başa güneş geçmesi sendromu diye düşünülebilir belki. Bu gerilim tırmandırıcı üslubu, dış politik tavır alışların iç politikada oya tahvil edilmesi niyetiyle açıklayanlara hatırlatırım: Tayyip Erdoğan’ın Filistin ve Mısır’daki müthiş popülaritesinden heyecanlananlar da seçimlerin Türkiye’de Türk seçmeniyle yapılacağını, kim ne şiir okursa okusun Türkler’le Araplar’ın arasının “ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” vaziyetinde olduğunu unutmasalar iyi olacak! Gazze’den gelenleri uçak kapısında karşılarken şehit cenazelerine sırt çevirenleri de, o cenazelere katılanlar unutmayacak.

Medyanın CHP il başkanlığı ilgisi!

Bütün samimiyetimle bir şey soracağım: MHP İstanbul İl Başkanı’nın adını biliyor musunuz? Ben şahsen bilmiyorum. Hadi o muhalefet partisi diyelim. AKP İstanbul İl Başkanı’nın adını biliyor musunuz? İtiraf ediyorum, ben de bilmiyorum. Bilse bilse bunları politikanın İstanbul ayağına bakan Mahmut Övür’le iflah olmaz bir haberci olan Yalçın Bayer bilir, hatta ilçe başkanlarını bile bilebilir! Ama CHP’nin İstanbul İl Başkanı’nın kongreye kadar Gürsel Tekin olduğunu ve son genel başkanlık krizinde takındığı tutum ile ayağının kaydığını herkes biliyor! Yani bir muhalefet partisinin İstanbul il başkanlığına gösterilen bu ilgi, partinin “Biz niye hiç haber olamıyoruz?” yakınmalarına karşı verilmiş bir cevap gibi! Gerekince oluyorsunuz. Hatta bugün (dün) baktım, Yeni Şafak’ta neredeyse yarım sayfa manşet olmuş, kırmızı zemin üzerine sürmanşet, sanırsınız bir yerde savaş çıkmış! Hayrola? Hani okurlarının çoğu CHP sempatizanı olan Cumhuriyet yapsa tamam diyeceğim de size ne oluyor? Maksat satır aralarında gizli: “Bak bir il başkanı krizini bile yönetemedi” diye yeni genel başkan seçilmiş Kılıçdaroğlu’na vurmak! “Partiyi yönetemeyen ülkeyi nasıl yönetecek”, dedikodusu yapmak! Gömlekten tutturamadılar, il başkanından tutturacaklar. Yedirebilirlerse! Peki, “parti içi demokrasi” edebiyatını niye yapıyorduk yıllardır? Kılıçdaroğlu’nun tek suçu, diğerleri gibi her şeye kendisi karar vermek yerine partiyi “yetkili organlar” ve “yetkili adamlar”la yönetmek istemesi mi? Yani demokrat olması mı? Haklısınız, bize fazla gelebilir!

Nerede bu kadınlar, nerede?

Meslekte yıllanmış köşe yazarlarının devlete olan güven ve inancı, beklenti çıtasını da yüksek tutmuştur hep. Bu yazarlar ne zaman bir soruna dikkat çekse, ne zaman bir yanlışlığa parmak bassa yazılarını şöyle bitirir: “Devlet bu işe bir el koysun!” Reha Muhtar’ın haber sunarken meşhur sloganıydı, “Nerede bu devlet, nerede?”, “Acı var mı, acı?” kadar meşhur değilse de, fena tutmamıştı. Lafı erkek yazarların kadın yazarlardan beklentisine getireceğim. Ne zaman kadınlara yönelik bir şiddet, bir yanlışlık, bir yamuk olsa, erkek yazarlar, başta Hıncal Uluç, Reha Muhtar, Hasan Pulur hemen başlıyor, “Kadın yazarlar nerede, niye üstüne gitmiyor, niye yazmıyor?” Bu aslında ne demek biliyor musunuz? “Siz öyle dış politika, iç politika, spor, vb. gibi erkek işlerine bulaşmayın. Kadın sorunlarıyla ilgilenin yeter” demek! Oysa “kadın sorunu” bizatihi bir insanlık sorunudur ve düzelmesi için erkeklerin de en az kadınlar kadar ilgilenmesi gerekiyor. Demem odur ki Nilüfer Göle, bütün şıklığıyla Paris St. Germain kafelerinde keyif yaparken “Burkayı çok gizemli buluyorum, karanlık ve güzel” diye demeç paralıyorsa bu aslında sadece tersten çakıp dikkat çekmek içindir. Bunun böyle olduğunu herhalde bildiğimiz için ve hatta inanarak söylemiş bile olsa, burkayı savunan bir kadını ciddiye alıp da üstüne kalem oynatmanın gereği olmadığından pek üstüne gitmedik! Ama erkekler, kadın konularına alışmak için buradan başlayabilirler... Ne de olsa kolay ve yeterince kışkırtıcı!