Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Şemdin Sakık aşık olunca...

Cuma, 22 Ocak 2010 - 05:00

Can Dündar’ın kulaklarını iki gündür çınlatıyorum. Zira fazlasıyla hak ediyor. Yine nefis bir iş yaptı. Hem gazetecilik açısından, hem de PKK için çarpışanların neler hissettiklerini, bundan daha iyi anlatan bir başka söyleşiye rastlamadım.

NTV’deki Canlı Gaste’de bir bölümü yayınlandı, Milliyet’te de geniş bir özeti vardı. O kadar ilgimi çekti ki, sizlerle de paylaşmak istedim. Örnek olarak, dağdakilerin aşağı inip inmeyeceklerinin tartışıldığı, Kandil’in boşaltılması için Demokratik Açılım mücadelesinin verildiği bir sırada, bakın Şemdin Sakık neler söylüyor:

Dağdakileri indiremezsiniz’

“...Dağdaki kişi yorulsa da, zorlansa da, örgütle çelişkiye düşse de, bu işin silahlı mücadeleyle sonuca gitmeyeceğini görse de, orada kalmak zorundadır. Dönüşü olamayan bir yola girmiştir. Çünkü döndüğü zaman, bir taraftan devletin çıkardığı pişmanlık yasaları eskiden çok çok kötü yasalardır. Kaldı ki şu anda orada yaşam koşulları geçmişe kıyasla daha rahattır. Para var. Onlara erzak taşıyan milisler var. Arazi önemli oranda boş. Baharda bir iki eylem yapıyorlar, öyle yaşayıp gidiyorlar. Zaten dikkat edersiniz; Kandil’dekiler göbek bağlamış. Bence onlar inmeyi bekliyor, ama birlikte inmeyi bekliyorlar. Yani örgütün kararına rağmen ineceklerini sanmıyorum. Çünkü buraya tutunamıyorlar ve buna hem devlet hem örgüt sanki ortaklaşa da katkıda bulunuyor...”

Bilemiyorum, şimdiye kadar işin bu yanı biliniyor muydu? Şüphe ederim.

Ancak çok gerçekçi bir analiz. Dağa çıkmış kişilerin ruh hallerini ve beklentilerini çok iyi anlatıyor. Kandil’in ancak örgütün isteğiyle boşalabileceğine dikkat çekiyor.

‘Askerin elbisesinden bile korkardık’

Sakık’ın bir diğer tespiti daha var ki, eskilerin bildikleri ancak yeni kuşakların pek farkında olmadıkları bir gerçeği ortaya koyuyor: Asker korkusu.

Güneydoğu’da devleti kimin temsil ettiğini, güvenlik güçlerine nasıl bakıldığını da çok çarpıcı ifadelerle anlatmış:

“...Dağa çıkışımın ikinci nedeni baskılardır. Herkes bu baskıları 12 Eylül ile açıklıyor. Oysa 12 Eylül öncesinde de baskı vardı, sıkıyönetim vardı. Biz siyasi parti, sivil toplum filan bilmezdik. Anneme “Devlet nedir?” diye sordum. “Askerdir oğlum, bilmiyor musun, Allah belanı versin” dedi. Bizim için devlet askerdi. Asker gelirdi, ya silah, ya vergi, ya asker kaçağı toplar, dayak atıp giderdi. Asker, dayaktı. Sonra şehre gittim, orda da polisle karşılaştım. Biz devleti hep baskı, asker olarak gördük. Öyle bir noktaya geldik ki ben dağa çıktığımda bir gün bir askerin izini gördüm, korktum. Yani asker elbisesinin bir parçasını yere atsa, oradan geçemezdik. Böyle bir korku vardı... Hemen hemen bütün cezaevlerinde işkence görülürdü. Bütün alayların, karakolların işkence bölümü vardı ve tutuklanan herkes orda işkenceden geçerdi. O da yetmedi, operasyonlarda, köylüler köy meydanında toplandı. Kadınlar erkeklerin sırtına bindirildi, erkekler küçük düşürüldü, dayak atıldı... Bu ortamda Şemdin ne yapar? Kendini dağa atar, dağda eline ne geçerse onu savunma aracı olarak kullanır, kendini yaşatmaya çalışır. Beni dağa süren bir faktör de budur...”

Şimdi bazılarımız, bu sözlere bakıp “Gördün mü, Kürt’ü korkutamazsan ayaklanır. Bak işte böylesine korku salınmalı” diyebilir. İşte en büyük hatayı da, böyle düşünürsek işleriz. Artık devir değişti, insanların tüm yaklaşımları farklılaştı.

Şimdi tam tersine, insanlar şefkat arıyor, insan gibi muamele edilmesini arzuluyor.

‘Dağda yaşam korkunç zordur...’

Sakık’ın dağdaki yaşamı anlattığı bölümler de çok çarpıcı.

“...İnsan, 3 gün bile dağda yaşayamaz. Her an yorgunsun, her an üşüyorsun, her an terliyorsun, her an açsın, susuzsun. İklimle, araziyle, toplumla, devletle mücadele ediyorsun. Ve elinde hiçbir şey yok. Ne diye dağda kalacaksın? En ufak yol bulsam inerdim. Bırak 18 yılı, 1 yıl bile yaşayacağıma ihtimal vermedim. 2 yılı kendi başıma geçirdim. Bir tabancam, bir de parkam vardı; ormanlarda gizlenerek yaşadım. Bir yerde küçük bir taşın altını oymuşum, oraya öyle kıvrılıyorum. Bir yerde ateş yakabiliyorum, öyle ısınıyorum. Orada bir çoban beni görüyor, başka bir ormana, başka bir tepeye, vadiye gidiyorum, oraya siniyorum. Kışın ahırlarda samanlıkların, otların içinde kalıyorum. Bazen gecede 2-3 yer değiştiriyorum. İlk 2 yıl ordan oraya kaçıp gizlenerek geçti... Böyle 18 yıl dağda kaldım. 93’e kadar bu işin gerekli olduğuna inandım ve bütün gücümle kendimi verdim...”

‘Bir kızı sevince örgütten ayrıldım...’

Söyleşinin en can alıcı yanı, çok insancıl duygularla dolu. Âşık olunca örgütten nasıl ayrıldığını anlattığı bölüm.

“...Ben bir kızı sevdikten sonra kendimi sevmeye başladım. Ondan sonra saçımı taradım, sakalımı kestim, elbiselerime dikkat ettim. Orda burada yıkandım falan filan. İlk bakışta hissettim; ta uzaktan geliyordu, bir grubun içinde, sabaha karşı... “Aha odur” dedi bana bir şey... Zaten örgütün de bana ateş püskürmesinin en esas noktası budur. Öbürleri işte “Savaşı şöyle etti, böyle etti” bahanedir. Bunu yaşamda bir yozlaşma olarak değerlendirdiler. Yani böyle bir şey olamaz, çünkü Apo bunu devrim sonrasına ertelemişti; kendisi hariç. Bütün erkeklerin, kadınların evlenmeleri için önce devrim yapmaları lazım. O, beni savaştan soğuttu. Soğutmanın da ötesinde... Öcalan sonra kızı ölümün kaçınılmaz olduğu Bitlis’e gönderdi. Sonra ben onun yakalandığını duydum. Peşinden Hatay’a gittim ama o da suya düştü velhasıl... Şimdi cezaevindedir...”

Sakık’ın bu anlattıklarını okuduktan sonra, Türkiye’nin genel işinin ne kadar zor olduğu çok daha açık şekilde ortaya çıkıyor. Son derece karmaşık ve işin içinden çıkılması için özel çaba harcanmasını gerektiren bir durum.

Sadece silah, sadece dayak işe yaramıyor.

Sadece kültürel hak da para etmiyor.

Üstelik karar verme mekanizması çok başlı.

Dağdaki insanların psikolojisi de son derece karmaşık. Hadi gelin siz işin içinden çıkın.