Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Sermayeyle sanat olur mu?

Perşembe, 17 Eylül 2009 - 10:51

Koskoca Koç Grubu, pek de kolay anlaşılmayan bir sanat etkinliğine niye hayli büyük paralar yatırır? Hadi artık durmuş oturmuş İstanbul müzik festivalleri olsa neyse de, iş modern sanat olunca ve kimse yanaşmazken Koç bu işe niye girer? 11. İstanbul Bienal’i başlağından beri Mustafa ve Ali Koç kardeşleri hiç olmadığı kadar beraber gördüm. Bu işe sadece para ve marka desteği değil, ruhlarını da vermiş gibiler. Bir grup gazeteciye bir bilgilendirme yemeği veren biri Koç Holding Başkanı, diğeri Bilgi Grubu Başkanı sıfatıyla iki kardeş, bienale neden bu kadar önem verdiklerini ve bu riski nasıl aldıklarını anlattılar. Bienal, İstanbul’un yurt dışındaki en önemli markalarından biri ama, büyük sponsor desteğine de ihtiyaç duymasına rağmen ne yazık ki içerdiği risk açısından kimse de buna yanaşmıyormuş! Sanat olayında ne riski derseniz, mesaj riski, bu klasik müzik konserine sponsor olmaya benzemiyor! Bu cesareti gösteren Koç Grubu ise sadece ana sponsor olmakla kalmamış, neredeyse tüm şirketleriyle de çeşitli lojistik desteklerde bulunuyor. Centilmenlik gereği bu katkının mali portresini açıklamayan Koç yöneticileri, İKSV’nin sadece sanat eserleri için 2 milyon euro’luk bir bütçe gerektiğini hatırlattıklarına göre bu miktarın hiç de küçük olmadığı ortada. Tam da bu noktada “sanatla sermaye iç içe olabilir mi” tartışması gündeme geliyor. Hele bienalin bu yılki teması gibi hayli sert politik mesaj ve eleştiriler içeren “işler”de sermaye rahatsız olur mu? Ya da en basitinden, modern sanatın kimi anlaşılması ve kabullenilmesi zor eserlerini gördükleri zaman sermaye sahipleri “biz bu kadar parayı bunun için mi verdik?” diye düşünür mü? Mustafa Koç, “sanatın içeriğine müdahale etmezseniz hiçbir sorun çıkmaz,” diyor ve bu yılın küratörlerinin “sanat, kamusal alanda gerçekleştiriliyor ve buna vergi verenlerin katkıda bulunması çok doğal” dediğini hatırlatıyor. Yine de kendilerinin de başta bir anlam veremedikleri sanat eserleri olmuş ve ancak rehberlerle gezdiklerinde özünü kavrayabilmişler.

Koç Grubu’nun bienale desteğinin önemli bir sonucu var: izleyicileri 50, 100, 150 bin gibi katlanarak artıyor. Yurt dışında marka olarak bienal Koç’a katkı sağlarken yurt içinde arkasında Koç varsa görülmeye değer bir şey var, ilgisini uyandırıyor. Farklı kolaylıklar da yok değil. Her şey bir yana, şu kriz döneminde bir büyük holdingin, yaşaması ve ülkeye değer katması için bir sanat etkinliğine böyle bir destek vermesi bir sanat eseri kadar anlamlı ve takdire şayan görünüyor. Tabii hatırlayalım, bu bütün sanat tarihi boyunca da böyle olmuştu!

İftar davetleri ne kadar sürer?

Herkes dertli medyadan! Kimisi de TİKAD’lı kadınlar gibi o kızdıkları medyada görünememekten şikayetçi. TİKAD, Türk İş Kadınları Derneği, ciddi bir ekonomik gücü olan iş kadınları! Yani o kadınlar, isteseler zaten her gün cemiyet sayfalarında, boy boy, şık şık kıyafetleriyle her gün sayfalarda olur, oluyor da. Ama onların derdi, özel hayatlarıyla değil, yaptıkları işle yer almak. Kadir Gecesi, bir iftar yemeği düzenlediler. Şu hoşgörü lafı çıktığından beri iftarların en önemli, en ağır konakları, tek tanrılı semavi dinlerin öbür temsilcileri! Ramazan gelince iftar iftar gezmekten yorgun düşüyorlar vallahi. Şu kaderin cilvesine bakın ki İstanbul’da aynı gece Hrant Dink’in doğum gününe rastlatılmış bir biçimde anısına verilen ödül töreni var, öte yanda Ermeni cemaatinin temsilcisi, Müslümanlarla iftar yemeğinde. Hoşgörünün doruklarındayız. Yine şu işe bakın ki aynı gece Beşiktaş, şampiyonlar ligindeki çok önemli maçlarından birini oynuyor, hem de İstanbul’da! Yani her şey mi üst üste gelir canım. Ve Kadir Gecesi münasebetiyle başka davetler de. Sonuç ne mi oluyor? TİKAD’ın gecesinde iftarını açan kaçıyor! İBB Başkanı Kadir Topbaş da varmış, ben göremedim, en erken kaçanlardan. Ben eskiden pek severdim iftar yemeklerini. Sofrada top patlamasını beklemeyi, hep beraber ve saatlerce sohbet ede ede, zevkle, o bütün günün açlığıyla, nefes alıp tekrar başlamacasına, yemeyi. İftar sofralarının bereketini, kalabalığı. Şimdi bu iftar davetlerinde yemek hızı fast food’u aşmış vaziyette! Sofrada kalma süresi ortalama yarım saat. Yiyen gidiyor, görünen gidiyor! Ya başka bir iftara da uğranacak, ya başka bir etkinliğe, ya da dün geceki gibi maça yetişilecek! Saat dokuz buçukta derneğin yöneticilerinden başka kimse kalmamıştı mekanda. Zaten onlar da yemek süresi içinde gelene hoş geldin, gidene güle güle demekten yemek bile yiyememiş, yorgun, şaşkın! Madem herkes gitti bari oturup çalışalım diyorlardı ben çıkarken.