Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

SİLİVRİ'DE HAYAT

Pazar, 22 Ağustos 2010 - 05:00

Gazeteci arkadaşlarımız Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, iki yıldır Silivri Cezaevi’nde tutuklu. Cuma günü duruşmayı izlemeye gittiğimde kendileriyle iki satır konuşma fırsatı buldum ve hemen hangi koşullarda yaşadıklarını sordum. Balbay, Tuncay Özkan ve Albay Hasan Atilla Uğur’la birlikte üç kişi aynı odayı ve koğuşlarının önündeki 10 metrekarelik havalandırmayı paylaşıyor. Bunun dışında kimseyi görmüyor, konuşamıyorlar! Spor salonu vb. ortak alanların kullanımı, güvenlik gerekçesiyle yasakmış! Yani koğuş sistemi olsa, en az on, on beş kişi bir arada olabilecek, havalandırmada çok daha büyük mekanda ve kalabalıkla görüşebilecekken burada birbirlerine de mahkum olmuşlar! Bize F Tipi’ni hiç de böyle anlatmamışlardı. Odada bilgisayar kullanımı yasak, bilgisayar odasında ise ancak önceden söyleyip izin alarak yazı yazabiliyor ve bilgisayarı kapadığı anda da yazı siliniyormuş! Bu sıcaklarda bir vantilatör bile alamamaları eleştiri konusu olunca nihayet izin çıkmış.

Okurları yalnız bırakmıyor


Ama havalandırmanın kapısı gece saat 20.00’de kapatılıyormuş. Bütün bir gece havasız odada sıcak ve nemle boğuşma... Apo’nun duvar kağıtlarını değiştirtenler, duyun! Çocuklarını duruşmadan duruşmaya canlı görüp duyabiliyorlar. Üçünün de güzel kızları var. Kızları babalarına sarım sarım sarılıyor ve belki bu duruşma beraber çıkıp gidebiliriz diye boşuna bekliyor. Gördüğüm kadarıyla hepsine koyan, mahpusluk değil de haksızlık, adaletsizlik! Suçları ne, burada bu kadar uzun süredir yargılanmaları neden, suçsuz olduklarını neden ispat edemiyorlar, sinirlerini bozan bu. Ve yine de iyi dayanıyorlar. Bırakın yatmayı, bir gün orada duruşma izleyin, adaletsizliğe onlardan daha fazla isyan ediyor, arkanıza bakmadan kaçıyorsunuz! İki senedir onları yalnız bırakmamak için Ankara’dan, Ege’den kalkıp gelen ve duruşmayı izleyen okurlarına da helal olsun...

3 de yetmez 5 olsun
Sıcak, nem ve oruç, insanların başına öyle vuruyor ki, trafikte dikkat! “Önünde yürüyen yayalara niye kornayı cart cart diye basmıyor da selektör yapıyorsun?” diyen, arka tamponuma yapışmış sabırsız şoförden ve burnunu tam arabamın önüne koyup zorla önüme geçtiği için korna çaldığım taksi şöföründen, kapılarım kilitli olduğu için dayak yemeden kurtardım! Ama torpido gözünde silahım olsaydı, şimdi cezaevindeydim! Çünkü arabalarından inip kapıma yapıştıklarında ikisini de vurabilirdim, sinir katsayım o kadar yükselmişti. Gözümün önünden parkta sevgilisine saldıran kadının görüntüleri gitmiyor. Adam da adam olsa, neyse gönül bu, kendisini aldattı diye adama öyle kızmış ki, kaçmaya çalışan adamı yakalamış, bacağından ısırıyor!

Ben kaleş istiyorum!


Ohhaa! Ve bu sinir katsayısı hayli yüksek, ateşli Akdeniz insanlarının yaşadığı ülkede, TBMM’de bekleyen bir yasa tasarısına göre silah taşıma ruhsatları değişecek. AKP’li ve MHP’li iki vekilin kankalık yapıp altına imza attığı tasarıya göre silah ruhsatları bir yerine, 5 ila 2 silah için alınabilecek! Ben bir kaleş taşıyabilir miyim? Ne havalı olur ama, arkamdaki hıyar bana yamuk yapıyor, yanımdaki koltuğun üzerinde kız gibi yatan kaleşi gösteriyor, “Saydırırım haa!” diyorum! O da yanındaki koltuktan bazuka çıkarıyor, mesela. Öndeki araba da, sakin olun yakarım deyip lav silahını gösteriyor. Hop, hop! Bu memlekette düğünde kaleşle saydıran damat içeride. Karısını balkondan aşağı atan koca mı istersiniz, her türlü manyak, eli kolu serbest dolaşıyor. Bir de silahlanırsak, PKK, “Bu ülkede bana gerek kalmadı, can güvenliği yok” deyip, Kandil’e geri kaçar. Benden söylemesi.