Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Şimdi AKP, TSK'ya balans ayarı yapıyor

Cuma, 08 Ocak 2010 - 05:00

Sizlere son iki gündür Ak Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte, ülkemizdeki asker-sivil iktidar dengesinin nasıl değiştiğini anlatmaya çalıştım. Özetle, Komutan’ın eskiden hayatımızdaki yerini, Atatürkçü-laik kesim için ne anlama geldiğini, onu nasıl tabulaştırdığımızı ve ardından da, Ak Parti’nin iktidar olmasından sonra yaşananları kısaca ve ana hatlarıyla çizdim.

Aslında 2003’ten bu yana giderek yoğunlaşan bir hesaplaşma yaşanıyor.

Atatürkçü, laik kesim adına TSK ile büyük bölümü dindar ve pragmatik muhafazakar, diğer bir bölümü de dinci karışımı olan AKP arasındaki bu hesaplaşma çok eskilere dayanıyor. Türkiye’nin gelecekte kimler tarafından yönetileceğinin bir hesaplaşması bu... 1994’te Refah Partisi’nin yerel seçimlerdeki büyük çıkışı, 28 Şubat 1997’de TSK tarafından frenlenmiş, dönemin güçlü Komutan’ı Çevik Bir “Demokrasiye balans ayarı yaptık” demiş, ancak 2002’de AKP’nin iktidar olması engellenememişti.

Ak Parti, başta TSK’yı fazla rahatsız etmek istemeyen bir tutum takınmıştı. Komutan ile belirli bir sınır çerçevesinde uyum içinde kalmayı denemiş ve bu ortamı bir oranda Org. Hilmi Özkök ile de bulabilmişti.

Ancak sonrası gelmedi.

2007’deki Çankaya Savaşları, Başbakan Erdoğan’ın nasırına basılmasıyla sonuçlandı. Genel seçimlerde oy oranını arttıran AKP, kapanma davasında da kıl payıyla kurtulunca, harekete geçti. 2008’den itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “balans ayarı” yapılmaya başlandı. Adına da Ergenekon dendi.

AKP devlet mekanizmasını kontrolüne aldı...

Erdoğan, partisine karşı açılan kampanyaya direnmediği taktirde, hiçbir zaman iktidar olamayacağını gördü ve karşı kampanyasını başından itibaren “demokrasi açılımına” dayandırdı. Her adımını demokrasi adına attı. Bu sayede de, hem içerideki demokratları, liberalleri, hem de dışarıdaki (ABD ve AB) güçleri yanına çekebildi. Çekemediklerini de izole etmesini bildi. Türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasından tutun imam hatiplilerin önünün açılmasına, vakıf okullarına yardımcı olmaktan tarikatların rahatlatılmasına kadar, her alanda demokrasi adına harekete geçti.

Erdoğan’ın bir diğer çok önemli girişimi, nasıl Kemalist kesim TSK’nın etrafında bir koalisyon oluşturduysa, o da cemaatleri ve özellikle Fethullah Gülen’i yanına aldı.

Hoca Efendi’nin bu kampanyaya katkısı, inanılmaz derecede etkili oldu. Ergenekon bu sayede genişletilebildi, TSK’ya yönelik “balans ayarı”nın boyutları yaygınlaştırıldı ve polisin rolü ve konumu güçlendirilebildi.

Ülkenin yönetimini ve kontrolünü elinde tutan güçler açıkça el değiştirdi.

TSK geri plana çekildi, polis ön aldı.

Kemalistler etkisizleşti, Ak Parti koalisyonu toplumun hemen her alanında etkinleşti.

Başta mali bürokrasi olmak üzere, yargı sisteminin önemli bir bölümü, sivil toplum örgütlerinin büyük bölümü, yani devlet mekanizması AKP’nin kontrolüne geçti ve medyanın hemen hemen yüzde 75’i de ya AKP yanlısı veya AKP’ye “anlayışla” bakar oldu.

Ergenekon, tüm dengeleri bozdu

Bu noktaya gelinmesindeki, yani dengelerin değişmesindeki en önemli etken, Ergenekon davası oldu. Toplum, ilk defa asıl gücün kimin eline geçtiğini, Ergenekon sürecinde gördü. Türk toplumunun geçmişten bu yana görmeye alıştığı, hatta tabulaştırdığı birçok kavram yıkıldı. İlk defa, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, kimilerine fiilen katıldığı, kimilerini desteklediği birçok gizli kalmış, yasa dışı örgütlenmeler ortaya çıktı.

İddiaların bir bölümü abartılı, diğer bölümü yalan dahi olsa, geri kalanı toplumun kafasında soru işaretleri yaratmaya yetti. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” inancı yaygınlaştı.

Asker-sivil koalisyonu ve çetevari oluşumlara komutanların adının karışması çok büyük bir kesimi şaşırttı. Eskiden “dokunulmaz” sayılan, sivil iktidar hatta TBMM’nin soruşturmalarına dahi (Susurluk soruşturmasındaki gibi) yanıt vermeyen komutanların gözaltına alınmaları, evlerinde polisin araştırma, karargahlarda sivil yargıçların inceleme yapması, ülkedeki güç dengesinin nasıl değiştiğinin en simgesel gelişmeleriydi.

Başbuğ, tüm çabasına rağmen gidişi durduramadı

TSK’ya karşı harekat, belki demokrasi adına yapılıyor gibi gösteriliyordu, ancak bunun içinde eski hesaplaşmalar da yatıyordu.

Ergenekon süreci, bir süre sonra Asimetrik Psikolojik bir savaşa dönüştü. Geçmişin acıları ve intikam çığlıkları atılmaya başlandı. Oysa Ak Parti hükümeti bu görüntüye izin vermeden bir demokrasi ayarı yapabilseydi, taşlar çok daha yerli yerine otururdu.

TSK’dan inanılmaz belge, döküman ve söylentili sızmalar yaşanır oldu. Ak Parti geçmiş yıllarda yaşananların bir açıdan hesabını soruyordu. Bir bölümü yalan-yanlış dahi olsa, ortaya atılan gizli saklı komplolar, kamuoyunu etkiledi. TSK büyük bir prestij kaybına uğradı.

2008’de Komutan değişti.

Org. İlker Başbuğ, 1’inci Başkan (Genelkurmay Başkanı) oldu.Kelimenin tam anlamıyla “kamuoyu ile iletişim” açısından bir ENKAZ devraldı. Org. Başbuğ, TSK’nın herhalde en şanssız ve en hırpalandığı döneminde göreve geliyordu. Nitekim ilk başta da iletişimi güçlendirebilmek için çok önemli adımlar attı. Ancak istediği veya beklediği sonucu alamadı. Kimse de TSK’ya yardımcı olmadı. Asker eskiden hırpaladığı liberal kesimi kaybetmenin acısını çekti. Kemalistlerin güçsüzlüğü de buna eklenince, AKP harekatını istediği gibi sürdürebildi.

TSK, kendinden beklenen “iç düzenlemeyi” yapabilse, yine de zararı azaltabilirdi, ancak nedense bunu da yapmadı veya yapamadı. İleride Org. Başbuğ, yaşadıklarını açıklarsa, bu durumun nedenlerini daha iyi anlayabiliriz.

Dışarıdan bakınca, TSK’nın bu karşı harekatla başa çıkamadığı ve hesaplaşmada zemin kaybettiği sonucuna varılıyor.

Bu mücadele ne zaman ve nasıl biter?

Kısa vadede, 2011 seçimlerinin sonucu çok önemli.

Eğer Ak Parti kazanırsa, bu süreç devam eder ve TSK’nın etkinliği tümüyle yok olmasa dahi, önemli ölçüde azalır. Eğer AKP kaybeder ve yerine ya tek başına laik bir parti veya laik bir partinin katılacağı bir koalisyon gelirse, TSK yeniden etkinliğini kurma sürecine girebilir. Ancak bunun tek koşulu vardır. O da, askerin gerçekten eski alışkanlıklarını bırakması ve kendi içinde yeni bir EĞİTİM, yeni bir DÜZEN kurmasıdır.

Eski uygulamalara geri dönülmesi beklenmemelidir. Yeni düzene ayak uydurana kadar da, içeride ve dışarıda bazı çalkantılara hazırlıklı olmakta yarar vardır.

İşte Birand'ın dünkü yazısı...