'Şimdiki oyuncular 14 yapraklı çiçek'

Filiz Akın Türk sinema tarihinin en önemli oyuncularından. Filiz Akın'la eski günlere giderken, sinema tarihi açısından da önemli saptamalarına tanık olacaksınız

Pazar, 31 Ocak 2010 - 05:00

'Şimdiki oyuncular 14 yapraklı çiçek'

TED Koleji’nin ardından arkeoloji okudunuz. O meşhur artist yarışmasına neden girdiniz?
Yakın arkadaşım Oya San’ın annesi çok ileri görüşlü bir kadındı. Ben onun da kızı gibiydim. Bütün anneler gibi bizi güzel ve yetenekli bulurdu. O sıralar Artist Dergisi’nde bir yarışma açılmıştı, görmüş çok heyecanlanmış. Resmimizi yollamamız için tutturdu. Ben yolladım, Oya yollamadı...

Örnek aldığınız biri var mıydı?
Tabii, Belgin Doruk! O sinema oyuncusu olmanın popülerliğini arttırmış, saygı çıtasını yükseltmişti. Bu işi yapan güzel kızlar star olurlar, iyi evlilikler yapar, köşklerde otururlar, kürkler ve mücevherler içinde dolaşırlar, tapılan ve saygı duyulan kraliçeler olurlar fikri topluma hakim olmuştu. Bilhassa annelerimiz bu masala bayıldı. Kendileri için de bir kurtuluş, itibar aracı olarak artist olmamızı bizden daha fazla istiyorlardı.

Sizin beklentiniz neydi?
Çok küçüktük. 18 bile olmadan başladık film çevirmeye. İnsanın o dönemde hiç umurunda bile olmuyor şöhret ve lüks yaşantı. Biz flörtün hoş karşılanmadığı o dönemde romanlardaki aşkı bulup evlenecektik, masallarımızdaki mutlu son sadece buydu! Ama annelerimiz “Aşk ne karın doyurur ne de mutlu eder” diye diretti.

Anneler de kızları kadar ünlülerdi o dönemde...
Baba figürünün zayıf, anne figürünün baskın olduğu ailelerden geliyorduk. Otoriter annelerimiz yarım kalan hayallerini, Hollywood efsanesiyle süslü oyunculuk özlemini, daha iyi şartlar altında yaşama projesi olarak dayatarak bizi şartlandırdılar. İlk yıllarımızda menajerimiz onlardı. Çok karikatürize edildi bu durum o yıllarda. Annelerimiz kötü mü yaptı? Hayır! Biz de bu alana pek uzak tipler değilmişiz.

1962’de ilk filminiz ‘Akasyalar Açarken’ motor dediğinde, ileride Türk sinemasında bir efsane olacağınız aklınıza gelir miydi?
Hayır tam tersine. Kamera beni o kadar ürkütmüştü ki; ne yapacağımı şaşırmıştım! Tiyatroda provalar, oyun arkadaşları ön hazırlıklar belirli bir konsantrasyon sağlar. Sinemada ise bazen çekimin ilk günü finali çekerler, tam ekip yemeğini yemiş gülmüşsünüz, “Hadi şimdi geç kameranın karşısına ağla” denir. Yedi, sekiz belki çok daha fazla tekrar olabilir. İlk başta çok çok zordu. O yüzden ilk günler “Ben yapamayacağım” deyip kaçmak istiyordum. Tek düşüncem buydu.

Türkan Şoray’a teklif edilecek olan ‘Ankara Ekspresi’ filmindeki Alman casus rolünü, size daha çok uyar diye kapmışsınız. Bu rolle de Altın Portakal aldınız. Başka böyle ‘rol kapmalar’ınız oldu mu?
Biraz da gülmek için abartıyorum bu olayı. Muzaffer Aslan sarışınlığımdan dolayı Alman casus rolünde beni düşünüyor ama çocuksu buluyordu. Konuşmak için geldiği başka filmin setindeydik. Ben de set arasında ekip arkadaşlarıma Behiye Aksoy’un ‘Kıskanırım’ şarkısını söylemesinin taklidini yaptım. Muzaffer Aslan bunu görünce, “Tamamdır” deyip gitti. İsterse sarı peruk taktırıp Türkan Şoray’ı ikna ederdi diye düşündüğümden “Rolü senden kaptım” diyerek onu güldürürüm. Yoksa o dönemde kimse kimseye gelen tekliften haberdar değildi, ‘rol kapma’ olmazdı.

Bu rolün sinema kariyerinizde önemli rolü var...
Bana ödül kazandırdığı için hem oyunculuk adına bir ağırlık, hem de klişelerin dışına çıkan, festivallere yönelik değişik filmler getirdi.

Oğlunuz İlker İnanoğlu’yla da Yumurcak serisi çevirdiniz. O filmlerin yeri diğerlerinden farklı mı?
Farklı tabii! İlker’in çocukluğunu tekrar yaşarmış gibi olmak, onun o sevimliliğini seyretmek beni çok mutlu ediyor.

117 film çevirmişsiniz. En sevdiğiniz film ve rol hangisi?
Yılmaz Güney’le oynadığım ‘Umutsuzlar’daki Çiğdem.

117 film sizi zengin etti mi?
Topağacı’nda bir kat alabilmiştim.

Zengin etmediyse bile sizi Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik’le birlikte ‘Sinemanın 4 yapraklı yoncası’ yaptı. Her birinizi bir cümleyle nasıl tanımlarsınız?
Ben tanımlamayayım da seyircideki algı şöyle olabilir: Türkan Şoray: Efsanevi güzelliği ve yeteneğinin yanı sıra en dişi olanı. Hülya Koçyiğit: Efsanevi güzelliği ve yeteneğinin yanı sıra en masum görünüşlü olanı. Fatma Girik: Gözlerinin güzelliği ve diğer fiziki özellikleri ve yeteneği yanı sıra köy filmlerinin ve bıçkın kız rollerinin başarılı yıldızı. Filiz Akın: Sinemanın Avrupai yüzü diyorlar galiba.

Gün içinde birbirinizle haberleşir misiniz, görüşür müsünüz?
Öyle sık görüşmeyiz ama görüştüğümüzde büyük bir şefkat ve hayranlık var birbirimize karşı.

Yeni Türk sinemasında 4 yapraklı yonca var mı?
Yeni oyuncular o kadar güzel ve yetenekliler ki; 4 değil 14 yapraklı yeni keşfedilmiş bir çiçek gibi! Demet Evgar, Özgü Namal, Beren Saat, Nurgül Yeşilçay, Meltem Cumbul, Nehir Erdoğan, Hande Ataizi ilk aklıma gelenler.

Kanser geçirdiğinizde ‘Niye ben?’ dediniz mi?
Benim en yakın arkadaşım Tuncay, melek gibi biriydi ve kanserden kaybettik. Ona olduktan sonra ‘Niye ben?’ demedim hiç.

Hastalığınızı öğrenince ‘kanserden çok, çirkinleşeceğinize’ üzülmüşsünüz. Güzelliğiniz sizin için hayatınızdan daha mı önemli?
Tıbbın kanser tedavisinde çok ilerlediğini biliyordum. Tedavi sürecinin çok ağır olmasına da hazırdım, ama bir çırpıda bu kadar sakat ve çirkin olunacağı aklıma gelmemişti. Göğsün alınması bile gizli bir yokluk. Bana söylenen; yüzün alt kısmında çukurlar oluşacak, göğsümden kas alınıp boyun kısmındakiyle değiştirilecek. Baş yana yatık kalacak, sinirlere yakın olan kısım kazınınca bir omuz aşağı kayacak, bir elim ve kolum bazı hareketleri yapamayacak gibi bir sakat kadın tarifiydi. “Ameliyat da yarın” diye çok acımasızca tak diye söyleyiverdiler! Allah’tan teşhis yanlış çıktı da farklı bir tedavi gördüm.

Sevdiklerinize siz mi açıkladınız?
Sadece oğluma, anneme ve kardeşime onların çok üzülmemesi adına ben söylemek istedim. Başka da kimse duysun istemedim.

Eşiniz hep yanınızda mıydı?
Eşim bana çocuğu gibi bakıyor ve esas zorluğu o yaşıyordu. Böyle bir dönemde sevilmek iyi geliyor insana. Neşemden dolayı hastanede de seviliyordum. Biraz daha özel davranıyorlardı bu nedenle. Yoksa orada kimse beni tanımıyordu. Radyoterapi maskesini yapan milimetrik hesaplarla beynimi koruyan profesör dünyaca ünlü biriydi. Avrupa’da bir kongreye gitti. Geldiğinde “Yahu sen ne kadar tanınmış bir insanmışsın. Bütün Türk doktorları gelip “Bizim Filiz Akın’ımız ne durumda?” diye sordular demişti. O an sevilme ve kayırılmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlıyorsunuz.

Zorlandığınız, pes ettiğiniz zamanlar olmadı mı?
Oldu, hatta 5 radyoterapim kalmıştı ama boynumdaki sıvılar akan yaraları her sabah sabunla yıkıyıp, acılar içinde tekrar ışınlarla yanmaya gidiyordum. Dr. Ang’a “Artık dayanamayacağım. Son 5’i yapmayın” dediğim bile oldu.

O zamanlar anlatmıştınız, “Hastanede bir çan var, hastalığı atlatanlar o çanı çalıp gidiyor. Sonunda ben de o çanı çalabilecek miyim?” diye. Sonunda çaldınız; nasıl bir andı?
Bir gün önce kopan ipi onarmaları için çok telaş yaptım. Ertesi gün ışından sonra “Radyoterapi tedavin bitti” dediler. O çanı öyle bir çalmışım ki bütün hastane çınladı. Ben sadece iyi düşün iyi bul gibi bir rehavet içinde değilim. Ama düşünce gücüne inanıyorum; uzaklardan gönderilen dualarla toplanan güdümlü enerji bana ulaştı ve korumaya aldı. Teşekkür borçluyum herkese...

Bu hastalık hayata bakışınızı değiştirdi mi?
Bilmiyorum. Mevlana hayranı olarak annem her zaman sabırlı ve toleranslı olduğumu söyler. Buna rağmen bilerek yapılan kötülüğün bir cezası olması gerektiğine inandığım gibi, aşırı toleransın da suça teşvik olduğunu düşünürüm. Ama bu olaydan sonra Mevlana daha çok referansım oldu.

Şimdi ne yapıyorsunuz? Mesela bir gününüz nasıl geçiyor?
Sabahları tutku halinde gazete okuyorum. Eğitim, sağlık, ülke tanıtımıyla ilgili toplantılarımız oluyor. Türk Eğitim Derneği’nin (TED) desteğiyle Ankara Koleji’nde burslu okudum. Okuluma borcum hiç bitmez. Bahar aylarında gerçekleşecek, yeni burslu talebelere imkan sağlayacak bir proje üzerinde çalışıyoruz.
“Sağlıklı ve Keyifli Bir Yaşam” konulu bir dizi söyleşi teklifi var. Sadece doğal organik maddelerle hazırlanmış kozmetik ürünleri, gene organik malzemelerle bazı çok etkili yemek paketlerini hazırlayanlarla birlikte yapabileceğimiz hem lezzetli hem zayıflatıcı programlara bakıyoruz, araştırıyoruz. Herkesin çok sıkı takip ettiği güzelleşme, gençleşme, zayıflamayla ilgili yeni ürünlerle ortaya çıkabiliriz.

Bir ara televizyon programı yapıyordunuz, devam edecek mi?
Bu sene bazı aksilikler oldu, sezonun büyük bir bölümünü kaçırdık. Bakalım önümüzdeki günlerde neler olacak?

Bir filmde rol almamaya kesin kararlısınız biliyoruz. Peki bir dizide oynamayı hiç mi düşünmezsiniz?
Çok teklif geldi. Sevgili Tomris Giritlioğlu bir gün beni ikna edeceğinden emin. Bir ara ‘Şeytan Prada Giyer’ gibi gençlikle, güzellikle, markalarla aklını bozmuş bir kadının komedisine aklım yatar gibi olmuştu. Gene Meryl Streep’in oynadığı ‘Mamma Mia’ gibi bir rol olsa belki diye imrendiğim oldu ama dizi çekimlerinin şartlarını düşününce vazgeçtim!

Röportaj: Seral Cumalı
scumali@posta.com.tr

4