Şöhret, Simone ve Hatsune

a
a
Pazar, 28 Kasım 2010 - 05:00

Parlak bir geçmişi olan ünlü yönetmen, kariyerinin düşüşe geçtiği dönemde yeni bir film çekmeye karar verir. Ancak film çekimleri esnasında anlamsız kaprisler yapan baş kadın oyuncu ile tartışınca, oyuncu seti terk eder. Zor durumda kalan ve artık oyuncu kaprislerinden fena halde bıkmış olan yönetmen, bir gün bir bilgisayar dehasıyla tanışır ve oyuncular olmadan da film çekmenin mümkün olduğunu anlar. Teknoloji yardımıyla yeni bir yıldız yaratırlar. Yaşlanmayan, kilo almayan, kaprisleri olmayan bir yıldız, Simone!

Yönetmeni Al Pacino’nun canlandırdığı Simone adlı film, aslında son günlerde geldiğimiz noktanın güzel bir tasviri. ‘Sadece filmlerde olur’ dediğimiz şeyler, gerçek hayatta olmaya başladı çünkü. Bir süre önce, Japonya’da Hatsune Miku isminde animasyon bir karakter yaratıldı. Üç boyutlu hologramı oluşturulan ve kendisine ses ‘yaratılan’ şarkıcı Miku, ulusal turnelere çıkıyor, konserler veriyor ve biletleri yok satıyor. Japonya’da herkes onu dinliyor, internetten onun videolarını seyrediyor ve onu konuşuyor.

‘Pop art’ın kurucularından Andy Warhol’un popüler kültürü eleştirirken kullandığı ‘Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak’ sözü, şöhretin artık sadece bir pazarlama meselesi olduğuna işaret ediyordu. Televizyondaki yarışma programları, bloglar, youtube, twitter bunun en basit örneği. Şimdi biz Warhol’un söz ettiği noktadan da öteye geçiyoruz ve şöhret olmak için artık insan bile olmaya gerek kalmadığına tanıklık ediyoruz.

Umarız sonumuz, Simone adlı dijital karakter sayesinde başarıya ulaşan ve yeniden popüler olan ünlü yönetmenin sonuna benzemez. Çünkü filmin sonunda, esas başarının kendisine ait olduğunu ispat etmek için ‘Aslında Simone diye biri yok, onu ben yarattım’ diyerek isyan eden yönetmene kimse inanmaz.

Milli hassasiyetler meselesi

Kar, kış demez, her sabah ‘Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım’la başlayan, ‘Varlığım, Türk varlığına armağan olsun’la biten andımızı okurduk ilkokulda. Hafta başı ise onu İstiklal Marşı takip eder ve sonra sınıflara doluşurduk.

Çocuk aklımız, her ikisinin de kuvvetli manasını idrak etmemize yetmese de, bunun vazgeçilmez ve önemli bir ritüel olduğunu hissederdik. Yine de çoğu zaman ‘Bir an önce bitse de sınıfa girsek’ ya da ‘Her gün her gün okunur mu!’ diye mızmızlanırdık hepimiz.

Son Milli Eğitim Şurası’nda kabul edilen maddeye göre, öğrencilerin sabahları okuduğu İstiklal Marşı, And ile milli bayramlarla ilgili kutlama programlarına katılım zorunlu olmaktan çıkarılacakmış.

Bazı kuruluşlar, bu kararı, ‘Milli Eğitim Bakanlığı, milli değerleri koruyacağına, aksine, bu değerleri ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetler içine girmiştir’ şeklinde yorumlamış. Milli hassasiyeti güçlendirecek, canlı tutacak değerlerimizin bazı çevreleri neden rahatsız ettiğini anlayamadıklarını ifade etmişler. ‘Vatan ve millet sevgisinden nasiplenmemiş bir nesil mi yetiştirilmek isteniyor?’ diyerek bu maddenin düzeltilmesi için başvuruda bulunmuşlar.

İki yaklaşım da eksik aslında. Vatan ve millet sevgisini her sabah okunan Andımız ve İstiklal Marşı üzerine oturtmak da, bu ritüelleri es geçmek de... Altı doldurulmuş ve içeriği anlaşılır bir vatan ve millet sevgisi aşılamaya evet, ama ezbere ve zoraki her gün tekrar edilen ritüellere de hayır...

İş beğenmiyor muyuz?

Hep konuşulur, ‘Aslında iş var ama, insanlar iş beğenmiyorlar’ diye. Geçtiğimiz hafta bir televizyon programında İŞKUR Genel Müdürü’ne bu görüşe katılıp katılmadığı soruldu. Müdür bey, iş beğenmeyen büyük bir kitle olduğunu dile getirdi. Hatta sadece üniversite mezunlarının değil, ilkokul ve ortaokul mezunlarının da iş beğenmediklerini söyledi. Bu noktada çalışılması gerektiğini ve bu konuyu araştırması için bir akademisyene devrettiğini de ifade etti.

Buradaki araştırma sonuçları önemli. Çünkü burada suçu tek başına iş gücüne yüklemek yanlış olabilir. Çocuk, hayatı boyu okumuştur, yüksek lisansını yapmış, bir dolu kursa gitmiş, kendine ciddi yatırım yapmıştır ve ona göre bir gelecek beklentisi içindedir. Kendisine uygun görülen iş ve maaş onda hayal kırıklığı yaratabilir. Tam tersi de söz konusu tabii, işveren de onu ‘Sen bu pozisyon için fazla kalitelisin’ diyerek geri çevirebilir, ki bu da sık rastlanan bir durum.

Sonuçta eleman arayanla, iş arayan bir şekilde buluşamamıştır. Ama bunun sebebi elemanın işi beğenmemesi mi, işverenin elemanı fazla kaliteli bulması mı, yoksa beklentiler ile sunulanların arasındaki uçurum mu?

Amaç ‘İş beğenmiyorlar’ın arkasına sığınıp, işsizliği halı altına süpürmek değil, işsizliği çözmekse eğer, sorunu anlamamızı sağlayacak anket sonuçları ve rakamlar ortaya çıkmadan, ‘Millet olarak tembelleşiyoruz’ fikrine kapılmamak gerekir.

Ama, nesil olarak, iş hayatında çok kısa bir süre içinde yükselmek, bazı şeylere hemencecik sahip olmak için sabır gösterememek gibi özelliklerimiz olduğu düşüncesini es geçmek de mümkün değil...

Haftanın notları

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, AK Parti’nin iktidar olduğu 8 yılda 350 bin kızı okulla buluşturduklarını belirterek, dünyanın bütün problemlerine kadın eli değmesi gerektiğini ifade etmiş ve ‘Eğitim zengin ve şehirli kadınların değil, tüm kadınların hakkıdır’ demiş.

(Eğitimin, kadının hakkı olmadığını düşünenler var ama eğitimin sadece bazı kadınların hakkı olduğunu iddia edeni duymamıştık. Dolayısıyla, Kavaf’ın bu ifadesi nerden çıktı, anlayamadık. Ne ki, eğitimin sadece şehirli ve zenginlerin hakkı olmadığını söylediğinizde ‘elitist’ değil, ‘popülist’ oluyor ve halka oynuyorsunuz. Oysa ‘Eğitim bütün kadınların hakkıdır’ deseniz, eşitlikçi olacaksınız. Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi, belli değil anlayacağınız).

- Japonya’da, yemeğin kalori değerini çekilen fotoğrafından algılayabilen bir cep telefonu geliştirilmiş. Bu program sayesinde diyet yapanlar kalori hesaplarken büyük kolaylık yaşayacakmış.

(Pusula, kamera, hava durumu, sözlük, GPS, vs. derken şimdi de kalori hesabı ‘cep’te. Yemeğe mi gideceksiniz? Cep telefonunuz sayesinde restoranın yerini bulur, yine telefon marifetiyle o restoran hakkındaki yorumları okur ve ona göre siparişinizi verirsiniz. Artık kalorisini de hesap edebildiğinize göre, işi hiçbir şekilde şansa bırakmamış oluyorsunuz. Sıfır risk alarak ve ‘çok’ bilerek yaşamak, ne kadar ‘keyifli’ olur, henüz onu hesap edemiyoruz).