Son röportajını Posta'ya verdi

Müzeyyen Senar komaya girip konuşma yetisini kaybetmeden önce son röportajını Posta'nın pazar ekinden Suna Akyıldız'a vermişti. Bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra felç geçirdi. İşte o röportaj...

Pazartesi, 09 Şubat 2015 - 09:58

Son röportajını Posta'ya verdi

Müzeyyen Senar 1918'de Bursa'da açar gözünü. Anne Zeyra Hanım ile baba Cerrah Bey’in iki çocuğu vardır. Yeni doğan bebeklerine ‘Hikmet’ adını verirler. Fakat maddi durumları kötü olduğu için Hikmet’e teyzesi Hediye Hanım ve eniştesi Ziya Bey bakar. Ziya Bey, Hikmet’i İstanbul’da nüfusa kaydederken adını Müzeyyen olarak yazdırır. Ve böylece Müzeyyen Senar’ın hikayesi başlar... Türk Sanat Müziği’nin yaşayan efsanesi Müzeyyen Senar’ı dünya gözüyle gördüm, onunla uzun uzun sohbet etme fırsatı buldum ya, bundan sonra yapacağım röportajlar beni bu kadar etkiler mi bilemem! Ama ne acıdır ki, bildiğim tek şey ikinci bir Müzeyyen Senar’ın dünyaya zor geleceği... Müzeyyen Senar geçen yıl verdiği konserle uzun süre konuşulmuştu. O yaşına rağmen sahnede 2,5 saat aralıksız konser vermişti. Konserden 20 gün sonra geçirdiği felç yüzünden uzun süre hastanede kalan Müzeyyen Senar ile Bodrum’daki evinde buluştuk. Onu gördüğümde hem sevinçten, hem heyecandan ağladım. Ona karşı olan duygularımı anlatırken kekeledim, kendimi liseli bir kız çocuğu gibi hissettim. Yazılacak o kadar çok konu vardı ki, sayfalar yetmedi. Eğer onu anlamak ve tanımak istiyorsanız, 4 yıl boyunca hayatını anlattığı yakın dostu Radi Dikici’nin ‘Cumhuriyeti’in Divası’nı okuyun derim.

RÖPORTAJ: SUNA AKYILDIZ

12 yaşında mı karar verdiniz şarkıcı olmaya?

Annemin sesi çok güzeldi. Çocukken kekemeydim. Annemden bir şey isterken şarkı söylerdim. Okuldaki müsamerelerde duyuldu sesim. Daha sonra Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne başladım. Ardından radyoya girdim. Derken sahne teklifleri geldi. 15’indeydim daha. Yaşımı büyüttüler de öyle çıktım sahneye.

Nasıl oldu kekemelik?

Nazardan. Bir gece düğüne gittik. Şarkı söyleyip oynamıştım. Sabah bir kalktım konuşamıyorum. Anne diyemiyorum. Kekemeliğin ne olduğunu çok iyi bilirim. Makamla ‘aaaa aaaa anne’ diye seslenirdim. Makam var ama sadece ‘anne’ yok. Bütün kekemeler şarkı okur.

‘Atatürk beni modern bir k›z yapmak istedi’

Jübilenizi yaptıktan sonra felç oldunuz. Uzun süre hastanede yattınız. Ölmekten hiç korktunuz mu?

1 sene yattım hastanede. Hastaneden de buraya, Feraye’nin evine geldim. Yürüyemediğim için yattım. Aslında sıhhatim yerinde, her şeyim yerinde. Ama dermanım yok artık. Yürüyemiyorum.

Neyin özlemini çekiyorsunuz?

Evimde oturmanın özlemini çektim hep. Bir de tek bir evlilik yapmanın özlemini çekiyorum. Bir kocayla hayatım geçsin isterdim. Yaşlılığımı onunla geçirmek isterdim.

Ama siz büyük aşklar da yaşamışsınız.

Hiçbirini ben bulmadım. Hep onlar beni buldular.

Sizi kandırmak zordu o zaman?

Belalı bir kızdım. Beni kandırmak zordu evet. Ben zaten keyfi çalıştım. Canım istediğinde çıktım yani.

Türkiye’de kadınlar matinesini ilk siz başlatmışsınız...

Evet doğru. Sabahın 5’inde kapının önünde birikirlerdi. Maksim Gazinosu’nun bahçesi kalabalıktan geçilmezdi!

Gazinolar iş yapamadığında siz para almazmışsınız doğru mu?

Aldığım parayı geri verirdim. Kimden duydun bunu? Maaşallah duyulmuş. Adnan (Şenses) bilir bunun en iyisini. Aldığım paranın yarısını Adnan götürdü patrona. Birlikte çalışıyoruz o dönem Adnan ile. Patron bana 750 bin lira verdi. Adnan’a ‘Al bunu götür patrona, daha az versin bana’ dedim. Adnan nerdeyse dövüyordu beni (kahkahalar).

Büyük paralar kazandınız mı?

Kazanmadım. Yapamam... Ben sadece istediğim gazinoda çalıştım. Orada çalışanlar da ekmek yesin. Ben nasıl olsa kazanıyorum. 850 bin lira para alıyoruz, o zamanlar büyük para hamdolsun. Ama bugün bakıldığında beş kuruşum yok. Elim çok açıktı benim. Hep dağıttım. (Kızı Feraye söze giriyor: ‘Yedi yedi afiyet olsun şeker olsun anneme’.)

Atatürk’le ilk karşılaşmanız nasıl oldu?

Doğrusu o zamanlar tanınmış bir sanatçı değildim ve şaşırmıştım. Onu göreceğim için seviniyor ve açıkcası korkuyordum da. Dolmabahçe Sarayı’na vardığımızda bizi yaverler karşıladı. Büyük bir salonda uzun masanın etrafında devrin tanınmış, önemli kişileri vardı. Atatürk orada oturmuş anlatılanları dinliyordu. Ben yaklaştıkça dikkatini onlardan ayırdı ve göz ucuyla beni takip etti. Sonra yaver bizi takdim etti. ‘Müzeyyen Senar ve kocası’ diye. Atatürk ‘Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma’ dedi. Utana sıkıla oturdum yanına. Çekine çekine sandalyenin ucuna iliştim. Heyecanımı anlamış olacak ki, ‘Otur bakalım. Çekinme. Eğer böyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz?’ dedi. Daha sonra yaverini çağırıp kulağına bir şeyler söyledi. Heyecandan kalp krizi geçiriyordum sanki. Tir tir titredim. Salondan çıkıp büyük siyah mermerlerle kaplı bir banyoya girdik. Birden korkuya kapıldım. Arkadan Ali geldi. (İlk eşi). Yaver ‘Merak etmeyin berberimiz sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek’ dedi. Birden görünümüm değişti, Ali’nin de bıyıkları gitti. Geldiğimde ‘Mükemmel oldu. Ver bakayım defterini’ dedi. Sayfaları karıştırdı ‘Sen bunların hepsini biliyor musun?’ dedi. Hepsini bildiğimi söyledim. ‘Hadi bunu oku’ dedi. ‘Mani oluyor halimi takrire hicabım-Üzme yetişir üzme fırakınla harabım’. O gün bugündür hep saçlarım kısadır. Atatürk beğenmedi beni, köylü bir kızı modern bir kız yapmak istedi. Daha sonraki gitmelerimde hep süslü gittim. Korkudan.

Konserden çıktıktan sonra eşinizle sorun yaşamışsınız...

Sabahın ilk ışıklarına kadar söyledik. Benim için çok güzel bir geceydi ama Ali için tam bir eziyet. Eve döndüğümüzde sürekli somurttu. Atatürk ile tanışmak bile onu etkilemedi. Hatta zarftan çıkan 700 lira para bile onu mutlu etmedi. Eve döndüğümüzde üzerime yürüdü, beni dövmeye kalktı. Zaten çok yorgundum. Araya annem girdi, annemi de itince sinirimden elime geçen her şeyi ona fırlattım. Vazoyla kafasına vuracağım sırada kaçıp yatak odasına saklandı. O sırada oğlum Ergun uyanıp ağlamaya başlayınca bıraktım. Çok yeni olmasına rağmen evliliğimiz yürümüyordu.

Kıskanıyordu sizi o zaman...

Atatürk almıyordu içeri onu. Kapının önünde bekliyordu. Kıskançlıktan değil canım. Nesini kıskanacak (Kahkahalar). Çıkınca dayak yiyordum. Gencecik bir kızdım. Çok genç evlendim. Bursa usulü. Bir gün dövdüm onu, ondan sonra boşandık. 

‘Kocamın gösterdiği tepkiler beni hasta etti’

Atatürk’le daha sonraki karşılaşmalarınız nasıl oldu?

Selahattin Pınar geldi bir gün. ’Hazırlan Bursa’ya Atatürk’e gidiyoruz’ dedi. Birkaç günlüğüne Bursa’ya gelmişler, beni de istetmişler. Çelik Palas’ta kalıyorlarmış. Hemen Taksim’e berber Vili’ye gittim. Biraz uzamıştı saçlarım, günün modasına göre kestirdim. Kolay mı? 1 yıl içinde Ata’nın huzuruna ikinci kez çıkacaktım. O zamanlar 19 yaşındaydım. O akşam durumu anneme ve Ali’ye anlattım. Ali gelmek istemedi. Annemle birlikte gitmemi söyledi. Ertesi gün annem ve saz arkadaşlarımla birlikte köprüden vapura bindik. Yanıma iki tane elbise aldım. Birisi eteği fırfırlı ve yakası payetli siyah bir elbiseydi. Diğeri de bordoydu. Doğru Çelik Palas’a gittik. Bize özel oda hazırlanmıştı. Akşam oldu hazırlandım. Berber geldi. Saçlarımı Atatürk’ün istediği gibi taradı. Sonra yaver geldi ve bizi salona indirdi. Beni Celal Bayar’ın yanına oturttu. Celal amcam beni tebessüm ederek karşıladı. Hafifçe omzuma dokundu. Bir süre kıpırdanma oldu ve Atatürk geldi. Dolmabahçe’deki konser sırasında alıp baktığı bazı şarkılarıma işaret koymuştu zaten. Vapurda da çalışmıştık.

Ne kadar kaldınız Bursa’da?

Ertesi gün de Merinos Kumaş fabrikasının açılışı vardı. Akşam balo vardı. Siyah tuvaletimi giydim. Salona indim. Yaver beni alıp yuvarlak bir masaya götürdü. Masada iki sandalye vardı. Birine beni oturttu. Atatürk içeri girince herkes ayağa kalktı. Yine çok heyecanlanmıştım. Ben de ayağa kalktım. Gelip benim yanımdaki sandalyeye oturdu. Orkestra zamanın ünlü tangosu ‘Ayşe’yi çalıyordu. ‘Bana gel bu yaz Ayşem, Yetişir bu naz Ayşem, Hasretin öldürüyor, merhametin az Ayşem’...

Dans da etmişsiniz...

Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Birden bana döndü. ‘Buyrun dans edelim’ dedi. Elimden tuttu. Büyülendim. Bana yol verdi. Piste doğru yürüdük. O kadar heyecanlandım ki doğru düzgün dans edemedim. Beceriksizliğim belli olmasın diye çok uğraştım ama olmadı. O da bunu fark etti. Çok anlayışlıydı. Birkaç dakika sonra oturduk. Baloyu açmış olduk. Ondan sonra pist kalabalıklaştı. Sonra sıra yine bize geldi. Otele döndüğümde çok geç olmuştu. Yorgunluktan hemen uyudum. Kapının çalınmasıyla uyandım. Öğleye yakın olmuş. Gelen kişiden Mudanya’ya gideceğimizi ve orada Ege vapuruna bineceğimizi öğrendik. Vapura bindiğimizde Atatürk’ün arkadaşlarıyla çalıştığı ve daha sonraki saatlerde istirahat edeceği söylendi. Ege vapuruna ilk kez bindim, çok güzel bir vapurdu. Sonra büyük bir kamarada Atatürk ile bir araya geldik ve musikiden konuştuk. Akşam yemek saatinde toplantı odasında görüştük. Yemekler yendi, yine şarkılar söylendi. Atatürk o gece çok keyifliydi. Gün ağarmıştı artık. Atatürk ‘İstanbul’a gidiyoruz’ dedi.

Eve döndüğünüzde eşiniz bir olay çıkardı mı?

Ali, Ergun ile birlikte kayınvalidemde kalıyordu. Eve döndüğümde çok büyük bir kavga çıktı. Her şeyin sonunun geldiği belliydi. Daha sonra iki kez daha Atatürk’ten davet geldi ama şarkı söyleyemeyecek kadar hastaydım ve yatıyordum. Ama asıl beni hasta eden kocamın gösterdiği tepkilerdi.

‘Hükümet bizi ayırdı, ayrılırken hâlâ aşıktım’

Atatürk çapkın bir adam mıydı?

Yok, öyle bir şey yok. Bir beni çok severdi. Eğer öyle ayarlı bir kız olsaydım belki bir şey olurdu (Kahkahalar). Beni hep aldırıyorlardı. (Kızı Feraye söze giriyor. ‘Vapurda beraber gelmişsiniz sabaha kadar birlikteymişsiniz’) Sabaha kadar şarkı söyledim, 11 kişi vardı Allah Allah. Yemeğe gidiyoruz sabaha kadar çal söyle, çal söyle. Saz başka yerde oturur, ben Atatürk’le yan yana otururdum.

Atatürk’ü en son ne zaman gördünüz?

Bir sabah Savarona yatına çağrıldık. O sıralar Atatürk’ün hasta olduğu söyleniyordu. Savarona daha yeni alınmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse hem yatı hem de Ata’yı çok merak ediyordum. Öğle saatinde Kanlıca koyundan yata bindik. Atatürk doktoruyla birlikte yemek masasındaydı. 7-8 ay önce gördüğüm Atatürk’den çok farklıydı. Süzülmüştü. Bu son karşılaşmada bir şey daha dikkatimi çekti, masada içki ve sigara yoktu. İki saat şarkı söyledim. Yine defterim önündeydi, o seçiyor, ben söylüyordum. Saat 3 gibi doktorunun isteğiyle odasına çekilmek zorunda kaldı. Veda ettik, ayrıldık. Benim Atatürk’ü son görüşüm oldu bu.

Arkasından gitmediğiniz için pişmanlık duyduğunuz tek bir aşkınız olmuş. O da Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza Bey’miş. Nasıl bir aşktı size sahneleri bıraktıran bu aşk?

O çok sonra olan bir şey. Beni yemeğe çağırdı. Yemek yedik. Ondan sonra hep karşıma çıktı. Ben nerede çalışsam o hep geliyordu. Sonra evlendim onunla. Hükümeti ayırdı bizi. 1950’de evlendim 1951’de ayrıldım, yani sadece bir sene. Ayrılırken hâlâ aşıktık birbirimize. İstemeye istemeye ayrıldım. Çok direndi, çok mücadele etti ama olmadı, yapamadı. İşinden, sefirlikten aldılar. Ama ben çocukları bırakıp gidemedim. Bunlar çok küçüktü. Ömer çok küçüktü, Feraye okuyordu. Onları bırakamadım. Keşke bıraksaydım. Şimdi hepsi evlendi çoluk çocuk sahibi oldu.

Tevfik Hamza Bey’i anlatır mısınız?

O gerçekten adam gibi adamdı. Hayatımda ilk defa omuzlarımdan bütün yükü alacak bir erkeğin de sevebileceğine inandım. Gerçekten bir adama aşık oldum. Bana çok düşkündü, bir dakika bile yalnız bırakmazdı. Hep benimle baş başa kalmak istiyordu. O benim onu sevdiğimden daha fazla sevdi beni. Severek ayrıldık işte...

Sahneleri bırakıp sefir ile evlendiğinizde müziği bırakmışsınız. Hayatınızda hiç boşluk hissetmediniz mi?

Yok hissetmedim. Sefir vardı, o boşluğu dolduruyordu. (Kahkahalar) Hayatımı yaşadım. Mesela ben hayvanları çok seviyorum diye beni hayvanat bahçelerine falan götürürdü.

‘Mutluluktan uçtuğum bir evlilik yaptım ben’

Ne gibi tepkiler gördünüz?

Mutluluktan uçtuğum bir evlilik yaptım ben onunla. Bir gün Çin Sefaretinde bir davet vardı. Sefireydim artık ve ilk kez sefire olarak bir davete gidiyordum. Kapıda Çin sefiri ve sefiresi bizi karşıladı. Fransızca konuşuyorlardı, anlamıyordum. Hepimiz salona doğru yürüdük. Ben Çin Sefiri’nin kolundaydım. Tevfik Hamza Bey de onun eşine refakat etti. Salona girdiğimizde herkes bizi süzüyordu. Ben sürekli tebessüm ettim. Rüyada gibiydim. İçimden ‘Hey koca Müzeyyen, alın yazında bu günleri de görmek varmış’ dedim. Dans müziği çaldı. Kocamın güçlü kolları arasında dans ediyordum. Yorulmak nedir bilmiyordum. Dedim ya çok mutluydum. Daha sonra içkimizi tazelemek için salonun bir köşesine geldim. Bir baktım arkamda bir ses, benim hakkımda konuşuyorlar. Duymamı özellikle istediklerinin farkındayım. Benim için ‘O mu şekerim, Müzeyyen canım. Şarkıcı Müzeyyen’ yanındaki ‘ Ne işi var burada?’ diyor. ‘Şey canım işte! O Arap elçisi var ya, onunla evlenmiş’...’ Ama işte bunlar böyle olur. Şarkıcıdan ne olacak sanki.’ Dondum kaldım. Arkamı dönüp baktığımda konuşanlarla göz göze geldik. Konuşanlardan biri o devrin dışişleri bakanının eşi Behice Köprülü idi. Çok sinirlendim. Tevfik Hamza Bey fark etti benim bozuk olduğumu ‘Ne oldu Müzeyyenim’ dedi. Onu üzmemek için hiçbir şey söylemedim, ‘Hadi dans edelim’ dedim. Olayı kapattım.

Birlikte Hacca da gitmişsiniz?

Tevfik bana ‘Hazırlan, birlikte Suudi Arabistan’a, Mekke’ye gidiyoruz’ dedi. Hemen kıyafetler yaptırdım. Peçe bile hazırlattım. Cidde ve Mekke’de tam 1 ay kaldık. Tevfik elçi olduğu için Kabe’nin kuşaklarından dört tane getirdim. Birini Çankaya’ya, diğerini Demirtepe Camii’ne, diğerini Şişli Camii’ne hediye ettim. Bir tanesini de 24 sene evimde sakladım. Ama taşınmalarda ağır olduğu için zor oluyordu. Onun için de son kuşağı 1971’de Nimet Abla Camii’ne bağışladım. Aradan 10 yıl geçti Nimet Abla Camii’ne gittim. Kuşağı sordum, ‘kayboldu’ dediler, çok üzüldüm.

‘Safiye Ayla’yı perde arkasından dinlemedi’

Bu kadar severken nasıl ayrıldınız?

Ayrıldıktan sonra havaalanında çok romantik bir karşılaşmamız var. Tevfik Hamza ile olan ilişkim boşandıktan sonra da mektuplarla devam etti. 2 kere karşılaştık. 1976 yılında Avustralya’ya konsere giderken uçak değişikliği nedeniyle Beyrut’a indik. Meğer uçakta Tevfik Hamza’nın oğlu da varmış, beni görmüş. Babası onu karşılamaya geldiğinde benim olduğumu söylemiş. Uçaktan inip bekleme salonuna geldiğimde onu gördüm. Gözyaşlarıyla birbirimize sarıldık. Yanımdaki İsmail Şençalar, Hakkı Derman ve Şükrü Tunar’ın da gözyaşlarını tutamadıklarını gördüm. Dönüşte mutlaka uğramamı istedi Beyrut’a. Söz verdim. Konser dönüşü Beyrut’a gittiğimde bana St. George Oteli’nde yer ayırtmış. Kaldığım bir hafta boyunca her sabah geldi. Uzun uzun sohbet edip eski günleri yad ettik. Ondan sonra bir daha görüşmedik. Yolladığı mektuplardan 3 tanesini saklamıştım. O mükemmel bir kocaydı onu daima sevdim ve her zaman sevmeye devam edeceğim. 

Erkeksi bir yanınız da varmış o zaman...

Ben çok erkek dövdüm. (Kahkahalar) Gazinoyu ben idare ederdim, sahneden müşterinin ne istediğini anlar, ona göre davranırdım. Hır çıkmasın diye. Bu yüzden patronlar çok severdi beni. Ben çok para almaz, onlar kazansın isterdim. Çalışanlar kazansın.

Safiye Ayla da arkadaşınız. Ve şöyle bir söylenti vardır hep. Atatürk’ün Safiye Ayla’yı perde arkasından dinlediği. Bu doğru mu?

Yalan yalan. Herkes bir kulp takıyor. Atatürk o kadar kibar ve centilmen bir adamdı ki asla kimseye öyle bir şey yapmazdı. Bu tamamen dedikodu ve yalan yani.

‘Zeki Müren’i arardım telefonuma çıkmazdı’

Gazinolar nasıldı o dönem? Solistler kaprisli miydi?

Ben bütün solistlerle birlikte çalışırdım. Ama bütün iş bendeydi. İdareciydim. Ben onları yola koyardım. Sen çık, sen çık diye. İyi olan bendim yani. ‘Hadi sen oku git. Senin işin vardır’ diye. Çünkü iki- üç işe giderdik. Ben hep idare etmişimdir. Onun için herkes benimle geçinirdi. Herkes benimle çalışmak isterdi. Kimse hakkımda kötü bir şey söyleyemez. Sen çık hangi şarkı meşhursa oku derdim. Yarın ben okurum, öbür gün başka biri okur diye sıraya koyardık. Ben hayatımda kimseyi kıskanmadım. Güvenim tamdı çünkü. Ben baştım.

Bir Müzeyyen Senar çok zor gelir...

Gelmez gelmez. Var bir tane var aslında Leman Sam’ın kızı Şevval. Aynı ben.

Ya Bülent Ersoy?

Kendini o öyle zannediyor. Yanlış tabii. Kendini niye ortaya koyuyorsun! Taklitler hiçbir şey değil. Taklit olarak kalır. Bir şey olması için şahsiyet olması lazım.

Bülent Ersoy ve Zeki Müren’i ilk siz sahneye çıkarmışsınız...

Yok ben çıkarmadım. Patron almış, ben ‘alma’ demem. Zeki Müren’i ilk Bursa’da seyrettim sesi çok güzeldi. Birlikte şarkı geçtik. Ders verdim ona. Amcası her pazar Bursa’dan İstanbul’a getirirdi. Bülent Ersoy’u Fahrettin Aslan’a ‘Bu çocuğun sesi güzel sahneye çıkar’ dedim. Öyle çıktı.

‘Ayakkabılarımdan İbrahim Çallı rakı içerdi’

Hangisi daha vefalıydı?

Hiçbiri vefalı değildi. Hepsi yanar dönerdi. Hepsi görünüşte ‘abla abla’ diye bayılıyorlar, ölüyorlar ama daha sonra kimse kimseyi aramıyor. Hiç vefa yok. Bülent keyfi isterse arar. Maksim’de ben çıkardım son. O benden evvel çıkardı sahneye. Ama ben iyiydim, iyilik bendeydi. Mesela Mualla Gökçay, Perihan (Altındağ), Bülent (Ersoy) üçümüz beraber çalışıyoruz. Hadi sen çık sahneye oku. O zamanlar iş çoktu, ‘hadi oku git’ derdim onlara. Kimseyle kavgam, dargınlığım yoktu. Solistler liste asarlardı sahne arkasına, okuyacakları şarkıları yazarlardı. Benim hiç öyle bir şeyim yoktu. Herkes istediği şarkıyı okurdu. Gördükleri zaman canım ciğerim derler ama o orada kalır. Daha sonra ne kapın çalınır ne telefonun. O şovdur. Hepsi yalandır söylenenlerin. Zeki Müren mesela aleme karşı “Abla abla” diye etrafımda dolanırdı ama aslında ne arar ne sorardı. Burada kaç defa Bodrum’a geldiğimde aradım Zeki’yi, telefonlarıma hiç çıkmadı. Yok istirahat ediyor, yok dinleniyor dendi.

 Bir dargınlığınız yoktu değil mi?

Hayır, hayatta olmaz öyle şey benimle! Kıskançlık da olmaz. Ama çıkmadı işte telefonlarıma.

Gazino döneminde ayakkabılardan şampanya içilir, kulise tek taş pırlantalar gönderilirmiş. Siz bunları yaşadınız mı?

Benim ayakkabımdan şampanya değil, rakı içildi. Meşhur ressam İbrahim Çallı ayakkabımın topuğundan rakı içti. Onun kadehiydi o. Neyzen Teyfik, İbrahim Çallı her gün saat 5’te eve gelirlerdi. Çallı ayakkabımın topuğundan rakısını içerdi. Öyle pırlantalar, yatlar, katlar yok. Nerde o günler, (kahkahalar) olsaydı söylerdim!

'Benim mafyam yoktu, kabadayı bendim'

O dönemin mafyaları, kabadayıları, solistleri korurmuş. Sizi korumak isteyen veya musallat olanlar oldu mu?

Benim mafyam yoktu. Kabadayı bendim. Ben döverdim adamları. Kavga olduğunda sahnede bile olsam atar mikrofonu, ilk ben atlardım ortaya. Ben ayırırdım onları. Küslerse barıştırırdım. Benden korkarlardı. Öyle kolay kolay olay çıkaramazlardı benim olduğum yerde.

Sizin solist kaprisleriniz hiç oldu mu?

Benimle birlikte kimse kapris yapamaz. O kaprisi onların yapmasına izin vermem. Çünkü her istedikleri oluyordu.

‘Nükhet aramadı, daldı herhalde’

Bülent Ersoy’u çok uzun zamandır tanıyan biri olarak evliliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence saçma. Sonuçta kendi bilir. Ne istiyorsa onu yapsın. (Gülüşmeler) İyi etmiş evlenmiş. Hayırlısı olsun.

Canınız en çok ne çekiyor? Denizde yüzmek, rakı içmek ya da başka bir şey?

Ben çok güzel yemek yaparım. Herkes bana yemeğe gelirdi. Şu anda tek özlemini çektiğim şey yürüyebilmek.

Kimi çok özlediniz? Nükhet Duru’yu çok sevdiğinizi duydum.

Kimseyi özlemiyorum artık. Birlikte çok çalıştık. Gelmedi de, aramadı da. Kırgın değilim ama aklına gelmemiştir. Herkes kendi hayatını yaşıyor, bir şey diyemem ki. Yapmaz öyle şey aslında ama, daldı herhalde.

Kiminle karşılıklı rakı içip meşk etmek isterdiniz?

Atatürk’le. Ve içtik de aynı masada. Yaldızlı sigarası vardı. Bana hediye etmişti. Dağıttım yakın dostlarıma. Yine onunla oturup rakı içip şarkı söylemek isterdim.

6