Sonbahar en çok Oslo'ya yakışıyor

Yeşil, sarı, kırmızının en güzel tonlarını yansıtan yaprakların örttüğü parkları, bomboş tramvayları, koşan, yürüyen, kayan sportif insanları, olağanüstü heykelleri, süper elmalı kekiyle Norveç'in başkenti Oslo bambaşka bir dünya. Herkesin sebepsiz gülümsediği, korna sesinin hiç duyulmadığı, nereye yürürseniz yürüyün kaybolmayacağınız bu kenti, Vikinglerin diyarını dolaştım...

23 Kasım 2013, Cumartesi 05:00
A A

İstanbul’daki baharı, güneşli havayı bırakıyor, bu kez soğuğa; Avrupa’nın kuzeyindeki Norveç’in başkenti Oslo’ya gidiyorum. Böyle yazdım diye, sanmayın ki kafama silah dayamak suretiyle beni götürüyorlar. Gönüllü gidiyorum. 25 yıl önce, çocukken gördüğüm bu kenti yepyeni bir bakış açısıyla keşfe hazırlanıyorum. Heyecandan mı meraktan mı bilmem, 3 saat 50 dakikalık yolculuk uzuyor da uzuyor. Ve uçaktan inenleri Oslo’da bulutlu ama çok da soğuk olmayan bir hava karşılıyor. Otelime yerleşir yerleşmez kente dalıveriyorum.

Yazı ve fotoğraflar: Özgür KÖYLÜ

Tuhaf! Eskiye dair bir şey hatırladığımı söyleyemem ama kendimi yabancı gibi de hissetmiyorum. Sokağa çıktığımda önce yadırgıyorum, çünkü herkes sebepsiz yere gülüyor!!! Bir de yetmezmiş gibi “Hi (merhaba)” diyor. Allah Allah! İstanbul’de yabancıya selam versen cevap alamazsın, hatta bir de girişir sana. Orada gülerler tabii. Para çok, iş rahat, kent küçük, toplu taşıma mükemmel... Bir-iki derken alışıyorum, gülümsemek güzel şey, ben de gülücükler dağıtıyorum herkese. Bu gazla, Oslo’da alışverişin kalbinin attığı Karl Johans Gate’de yürümeye başlıyorum.

Dön dolaş aynı yer

Burası öyle bir kent ki nereye yürürseniz yürüyün kaybolmaz, aynı yerlerin çevresinde dönüp durursunuz. Aklınıza gelecek her türlü mağaza var bu caddede. Bir de kocaman kilise. Yeni kral bu kilisede evlenmiş, pek meşhur. İçini gezemedim, kapalıydı. Toplu taşımanın bu kadar iyi işlediği ve rahatlık sunduğu kaç ülke var bilemiyorum. Biraz pahalı ama... Tramvay, otobüs, metro... Gırla. Hemen bir harita bulup ertesi gün için plan yapıyorum. Hedefim Norveç’i kuşbakışı görmek. Tabii bir de o meşhur fiyordları kıyısından da olsa ziyaret etmek.

O evlerden istiyorum!!!

Önce limana, yani Aker Byrgge’ye gidiyorum. Liman kenarında çeşitli kafeler, mağazalar ve adalara yolcu taşıyan deniz otobüsleri var. Çok hoş bir yer. Burası yapılalı uzun yıllar olmamış, hâlâ inşaat sürüyor. Kimbilir bittiğinde ne güzel bir liman olacak. Her turist gibi bir bot turu bulup katılıyorum. 2 saatlik turda fiyordları görüyor, ayılıp bayılıyorum. Kafamda da deli sorular başlıyor!!! Acaba buradan bir ev mi alsam? Kredi filan çeksem?!! Kaç yıl sürer ki?!! Ne kadardır acaba?.. Öyle güzeller ki... Orada oturanlar deniz ulaşımı sayesinde 40 dakikada şehre ulaşıyorlar. Adanın bir ucunda evleri var, iskelede de balık tutmak, güneşlenmek, denize girmek için gerekli malzemelerini koydukları küçücük birer kulübeleri.. Hepsi kırmızı, beyaz, sarı, yeşil... Harika valla. Kulübeye bile razıyım. Sesimi duyan olur mu?

Ah o elmalı kek yok mu!

Bot turu bitince Oslo’nun tepelerine çıkıyorum. İlk durağım Holmenkollen. Kayak şampiyonalarının düzenlendiği, küçük-büyük tüm Norveçlilerin sırtlarına kayaklarını atıp kaymaya gittiği bir tepe. Metroyla gidiyorsunuz ama biraz tırmanmak gerek. Kenti tepeden görmek için Holmenkollen harika bir yer. Girişinde bir de kayak müzesi var. Giderseniz mutlaka ziyaret edin. Ama “Gidin ve atlayın” diyemeyeceğim, çünkü ben korkarım, size de tavsiyem bunun için kışı beklemeniz. Gerçi simülasyondan yararlanabilir, tepeden atlamış gibi olursunuz. Holmenkollen’de tepeye çıkarken görüyorum, barış ateşi hiç sönmüyor. Acıkıyor, biraz daha tepeye çıktıktan sonra metroyla Frogneseteren’e gidiyorum. Burası metronun gittiği son nokta. Gidiş yolu pek inişli çıkışlı ama meşhur elmalı kekinden tatmak, sıcak bir çikolata içip içimi ısıtmak için bir bedel ödemem gerekiyorsa, öderim!!! Elmalı kek için sıraya giriyorum. Bizdekilere benzemiyor. Kek devasa. “Bu keki yersem bir daha acıkmam herhalde” diye düşünüyorum. Kocaman kekin içinde pişmiş elma!.. Üzerini ise ben diyeyim 4 parmak, siz deyin 6 parmak krema kaplamışlar. İkiletmeden yiyorum. Sanırım şeker komasına girmek üzereyim. Laf yemekten açılmışken; Norveç’te deniz ürünü ve balık yemeyi göze alacaksınız. Ben severim, hiç şikayet etmedim ama uyarayım; kahvaltıda bile hamsiye benzer balıkları çeşitli soslarla servis ediyor, karides salatalarını masaya diziyorlar.

Heykel parkı dünyada tek

Ertesi gün yerimde duramıyorum, acaba ne tarafa gitsem? Atlıyorum tramvaya Frogner Parkı’na gidiyorum. Parkta hem heykeller var hem Vigeland Müzesi. Hava nasıl soğuk anlatamam. Gerçi Oslo’nun sonbaharına laf yok. İstanbul’da bu mevsimden hiç hazzetmem ama burada her yer park, yeşillik... Ve her yerden küçük bir dere akıyor. Doğaya hakim renkler sarı, kırmızı, yeşil... Parkta insan boyundaki heykellere takılıyor gözüm. İşte en bayıldığım; kızgın erkek çocuğu. Usta Gustav Vigeland yaşamını ve hayatına dahil olanları bu heykellerle anlatarak kendini tarihe mal etmiş. Parkta ziyaretçilerin ilgi odağı, monolit. Yekpare bir taş yapıt olan monolitin üzerinde birbirine geçmiş 121 insan figürü var.

Yüksekliği 17 metre. Ardından müzeyi gezip heykelleri yapan ünlü heykeltıraş Vigeland’la fotoğraf çektirme şerefine bile erişiyorum. Hayır, kendisiyle değil, heykeliyle. Vigeland 1943’te ölmüş. 200’den fazla bronz ve granit eserin olduğu parkı her yıl 1 milyon turist ziyaret ediyormuş. Oslo’ya yolunuz düşerse dünyada eşi bulunmayan Vigeland Parkı ve müzesini mutlaka görün. Ardından, Norveç Kralı Harald ve Kraliçesi Sonja’nın yaşadığı saraya gidiyorum. “Ne işin var sarayda?” demeyin. Ne koruma ne güvenlik var orada.

Turistler, yerli halk öğle yemeğini orada yiyor, kahvesini içiyor... Oslo’da görmek istediğim bir müze var: Ünlü ressam Edvard Munch’ınki. Yolları aşıp Toyen denilen semte gidiyorum. Ama şansa bakın ki müze kapalı. Ressamın ünlü eseri ‘Çığlık’ın bir süredir Milli Müze’de sergilendiğini biliyordum, yolumu oraya çeviriyorum. Evet, bildiniz: Norveç’i kuruttum. Orası da ben gitmeden 3 gün önce kapanmış. Çok üzülüyor, müzenin hediyelik eşya satan dükkanından bir tişört satın alıp üzerime geçiriyorum ve Munch’ın anısıyla ülkeme dönüyorum.

Nobel Barış Ödülleri bu kentte veriliyor

Oslo’da kahve molası vermek ya da lezzetli bir şeyler yemek isterseniz adresiniz Grünerlokka olmalı. Eskiden fabrikaların buluduğu bu bölge restore edilmiş, gençlerin buluşma noktası olmuş. Kahvenin damağımda bıraktığı hoş tat geçmeden Nobel Barış Ödüllerinin verildiği binada alıyorum soluğu: Oslo Belediye Binası. Adı Radhus. İçindeki duvarlarda da türlü meslek gruplarının çalışmaları resmedilmiş. Nobel Barış Ödülleri için yapılan tüm seremoni de burada düzenleniyormuş.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;