Sonu mutlu biten tek soykırım hikayesi

2. Dünya Savaşı'nda Türk pasaportu vererek birçok Türk ve Fransız vatandaşı Yahudi'yi Alman işgalindeki Paris'ten çıkarıp İstanbul'a getiren diplomatlarımızın hikayesi ilk kez bu kadar kapsamlı araştırıldı, ilk kez olayın kahramanlarıyla röportajlar yapıldı ve bir belgesel film haline getirildi

Sonu mutlu biten tek soykırım hikayesi

‘Türk Pasaportu’ (Turkish Passport) adlı belgesel filmin ilk gösterimi geçtiğimiz günlerde 64. Cannes Film Festivali’nde yapıldı. Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Büyük Jüri Ödülü’nü aldığı festivalde büyük ilgi gören bir başka Türk filmi oldu ‘Türk Pasaportu’. Bahadır Arlıel, Güneş Çelikcan ve Cemal Noyan’ın yapımcılığında, Burak Arlıel’in yönetmenliğinde gerçekleştirilen Türk Pasaportu’nun Proje Direktörü Yael Habif; “Bu büyük prodüksiyonun yanı sıra dünyaya çok önemli bir tarihi belge de bıraktık” diyor. Sonbaharda sinemalarda izleyeceğimiz filmin yapımcılarından Güneş Çelikcan ve yönetmeni Burak Arlıel’le buluştuk ve müthiş hikayeyi sanki bir kez daha yaşadık...

Röportaj: Seral CUMALI
Fotoğraf: Muzaffer KANTARCIOĞLU

¦ Türk diplomatların 2. Dünya Savaşı’nda çok sayıda Yahudi’yi Türk pasaportu vererek Naziler’den kurtarması 66 yıl neden bir sır olarak kalmış?

Burak Arlıel: Büyükelçiler bunu kendilerini ön plana çıkarmak ve övünmek istemedikleri için çocuklarına bile anlatmamışlar. Çocukları bir şekilde öğrenip sorunca; “Bu bizim vazifemizdi” cevabını almışlar. Ayrıca belgeler çok dağınıktı, bir araya getirmek çok zordu; bugüne kadar araştırılmamış olması biraz da bu nedenle.

¦ Kaç kişiyi kurtarmışlar?

Burak Arlıel: O dönemde Paris ve Marsilya’da konsolosluklara bağlı 1945 Türk vatandaşı Yahudi varmış. Kurtarılanlarla ilgili kesin bir rakama ulaşamıyoruz. Tanıkların kimi, Türkiye’ye geldikleri trende 60-80 kişi, kimi de 100-110 kişi olduklarını söylüyor. Yaklaşık 650 kişinin trenlerle İstanbul’a getirildiğini düşünüyoruz. Onların dışında da Türk Büyükelçiler tarafından kurtarılan çok kişi olmuş.

¦ Bugüne kadar kimsenin kalkışmadığı kapsamlı araştırmayı siz neden görev edindiniz?

Güneş Çelikcan: Eskişehir İletişim Fakültesi’nde Basın Yayın okudum. Tren istasyonunda fotoğraf çekerken rayların kenarında bir mezar gördüm. Mezar taşında Behiç Erkin yazıyordu. Kim olduğunu merak ettim, araştırdım. 1940-43 tarihleri arasında Vichy Elçimiz olduğunu öğrendim. Bu konuyu bitirme ödevi yapmaya karar verdim ve araştırmaları genişlettim. Müthiş bir hikaye ile karşılaştım. Bitirme ödevi yapmadım, çünkü ödevle geçiştirilecek konu değildi bu. Aradan yıllar geçti, okuldan ağabeyim olan Bahadır Arlıel’le belgesel film haline getirdik.

¦ Bilgilere, tanıklara nasıl ulaştınız?

Güneş Çelikcan: Dışişleri Bakanlığı arşivlerini bize açtı. Arşivlerde o dönemde Fransa’daki Türk Musevilerin ve trendekilerin listeleri ile elçilerin Fransız Dışişleri’yle yazışmalarına ulaştık. Bizim Dışişleri’nin bu insanların kurtarılması için Fransa’ya yazdığı dosyalarca evrak bulduk.

¦ Bu evraklar ilk kez mi ortaya çıktı?

Güneş Çelikcan: Evet. Dünyada hiçbir yerde de yoktu. İsrail’de bulunan dünyanın en büyük Yahudi soykırım müzesi Yad Vashem’de bile! Ki o müzede her şey var. Steven Spielberg (ünlü Yahudi yönetmen) kurduğu vakıf için hayattaki bütün soykırım kurbanlarıyla röportaj yaptı, kaydetti. 4000 civarı soykırım kurbanı var orada, ama bizim röportaj yaptıklarımız yine yok. Türk pasaportuyla kurtulan Yahudiler kameraya ilk kez bu belgesel için konuştular.

¦ Neden hiç konuşmamışlar?

Güneş Çelikcan: Çoğu bu yaşadıklarını silmiş, anlatmak, konuşmak, anmak dahi istemiyor.

¦ Sizinle konuşmaya nasıl ikna oldular?

Güneş Çelikcan: Onlara, “Eğer biz bunu şimdi yapmazsak, unutulacak” dedik. Çünkü bu belgeseli 10 sene sonra yapamazsınız. Bunlar son tanıklar ve çok yaşlılar. Birçoğu vefat etmiş, çoğunun hafızası yerinde değil, hatırlayan çok az insan kalmış. Onlar da bunun önemini kabul ettiler ve yaptık.

¦ Röportajları yaparken neler hissettiniz?

Burak Arlıel: Türk Pasaportu ile hayatları kurtarılan ve bugün 6’sı Türkiye’de, 20’si Fransa’da yaşayan kişilerle röportajlar yaptık. Yaşananları detayıyla anlatmanın kolay olmadığını bizzat gördüm. Anlatırken bir anda susuyorlar, gözleri bir yerlere dalıyor, başka bir yere gidiyorlardı. Onları dinlerken gözüm defalarca doldu. Gözlerinin içine baktığım zaman hissettiklerimi anlatamam. Onları dinlerken ne yaşadıklarını bütün benliğimle hissettim. Hiç duygu sömürüsü yapmadan, yorum katmadan, abartmadan, sadece yaşadıklarını anlattılar.

¦ Sizi etkileyen hikayelerden birini anlatır mısınız?

Burak Arlıel: Kurtaranların çocukları ve torunlarıyla görüştük. Dönemin Marsilya Konsolosu Necdet Kent’in oğlu Muhtar Kent anlattı: Necdet Kent, toplama kampına giden bir trene 81 Türk Musevisinin bindirildiğini haber alıyor. Diğer konsolos Bedii Arbel ile istasyona koşuyorlar; “Onlar Türk, götüremezsiniz” diyorlar. Almanlar, “Bunlar Yahudi, gidecekler” diyor. Bunun üzerine Necdet Kent ve Bedii Arbel, “Onları indirmiyorsanız, biz de vagona biniyoruz, bizi de götürün” diyorlar ve vagona biniyorlar. Almanlar da kapıyı kapatıyor, düdüğü çalıyor, tren hareket ediyor. Bu çok büyük bir diplomatik skandala yol açacağı ve savaş sebebi sayılacağı için telefon trafiği başlıyor. Beş durak sonra tren durduruluyor, kapılar açılıyor. Necdet ve Bedii Bey’e trenden inmeleri söyleniyor. “Bu trenden onlarla beraber ineriz, yoksa inmiyoruz” diyorlar. Durum hassas, bunun üzerine Almanlar 81 Yahudiyi trenden indiriyor. Güneş Çelikcan: Rodos Konsolosumuz Selahattin Ülkümen, oradaki Musevileri Türkiye’ye kaçırıyor. Bu Almanların dikkatini çekiyor ve uyarıyorlar, Selahattin Bey aldırmıyor. Eşi, oğlu Mehmet Bey’e hamileyken konsolosluk Almanlar tarafından bombalanıyor. Eşi yaralanıyor; hastaneye götürüyorlar ama Almanlar müsaade etmediği için kabul edilmiyor. Bebek doğuyor fakat yaralı eşi bu doğuma dayanamayıp ölüyor. Mehmet Bey yıllar sonra babasına; “Annesiz kaldım, yalnız büyüdüm, sen de yalnız kaldın; bunları bilseydin yine yapar mıydın?” diye sormuş. “Bugün tekrar aynı şeylerin başıma geleceğini bilsem yine yapardım” cevabını almış.

¦ Başka böyle hikayeler var mı?

Burak Arlıel: Marsilya Başkonsolosumuz Bedii Arbel’in oğlu Ömer Arbel anlattı: Annesiyle konsolosluğun bahçesinde otururken parmaklıklarda bir anda kucağında iki çocukla, korku içinde bir kadın beliriyor. Annesi kadınla konuşuyor; kapıyı açıp onları konsolosluk binasından içeri sokuyor. Üç dakika sonra bir araba duruyor, içinden gestapo iniyor ve kadını soruyorlar. Annesi görmediğini söylüyor, gestapo gidiyor. Gestapo evlerini basıp kadının kocasını öldürmüş. Kadın çocuklarını alıp evden kaçmayı başarmış. Türk değil ama şans eseri Türk Konsolosluğu’nun parmaklıklarına gelmiş. Bir buçuk ay konsoloslukta saklanıyorlar, kadın ve çocuklarına Türk pasaportu veriliyor, trenle Türkiye’ye getiriliyorlar.

¦ Röportajların dışında sizi çok etkileyen neler yaşadınız?

Güneş Çelikcan: Necdet Kent’in imzasıyla kurtarılan Albert Carel, bize Paris’te bir teşekkür gecesi düzenledi. Geceye bütün kurtulanlar katıldı. Çok güzel bir gece... Ama iki yaşlı kadın erkenden kalktı gidiyor. Bahadır Ağabey’le, “Gitmeyin, kalın” dedik. “Yo biz çok yaşlıyız, yorulduk gidiyoruz” dediler. Aramızda “Tüh gidiyorlar” diye Türkçe konuşunca kadınlardan biri “Siz Türk müsünüz?” diye sordu. “Evet, bu belgeseli yapıyoruz” deyince; oturdular. Marcelle ve Claire Arditti iki kardeşti. Marcelle Arditti çantasından kendi diktiği bir Türk bayrağını çıkarttı. “60 yıldır çantamda bu bayrağı taşıyorum. Bugün hayattaysam bu bayrak sayesinde” dedi. Babaları onları Türkiye’ye getiren trenin şefiymiş ve üstelik Çanakkale Savaşı’nda yer almış bir Türk Musevisiymiş. Ölüm döşeğinde, kızlarını yanına çağırmış; “Ben Çanakkale Savaşı’nda savaştım, 2. Dünya Savaşı’nda Yahudilerle dolu treni Fransa’dan İstanbul’a getirdim. Hayatınızı kurtaranların Türkler olduğunu unutmayın” demiş, asker selamı verip vefat etmiş. Burak Arlıel: Bu sonu mutlu biten tek soykırım hikayesidir.

¦ Cannes’da nasıl tepki aldı filminiz?

Güneş Çelikcan: Bu hikayeyi herkesin bilmesini görev edindik. Cannes Film Festivali bunun için çok doğru yerdi. Çok sıcak karşılandık, filmimiz için özel bir gösterim düzenlendi. Salon doldu, filmin sonunda diplomatların ismi çıktığı an gözyaşları döküldü ve alkış başladı, 10 dakika sürdü. Birçok festivale davet edildik.

Türk diplomatların kurtarış hikayesi...

14 Haziran 1940’ta Almanlar Paris’e girdi. İşgalin ilk yıllarında kimse olacakları kestiremiyordu. Ancak Türk Büyükelçiliği büyük bir öngörü ile Türkiye’den Fransa’ya gitmiş Türk vatandaşı Yahudilere Türk olduklarına dair belge verdi ve Almanlar’la yazışmalar başladı. Amaç Türk vatandaşı Yahudiler’in toplama kamplarına götürülmesine engel olmaktı. Bu formül ilk zamanlar gerçekten kurtarıcı oldu. Hatta büyükelçilerin girişimleri sonucu Türk vatandaşı Yahudiler’in sarı yıldızlarını, ceket içlerine dikmelerine izin verildi. Kafelere girip çıkabiliyorlar, diğer Yahudiler’den farklı bir yaşam sürüyorlardı. Ancak Naziler giderek sertleşti, tavır değiştirdi.

Birçok Türk vatandaşı Yahudi kamplara götürüldü. Ama Türk büyükelçiler, onları kamplardan çıkartmayı başardı. Türk diplomatlar, mutlak bir ölümden kurtarmak için onları Türk pasaportu ile Türkiye’ye götürme organizasyonuna başladı. 1944 yılının şubat ayında başlayıp mayıs ayına kadar süren 8 tren seferi Türk pasaportlu Yahudileri Fransa’dan Türkiye’ye getirdi. Trendekilerin hepsi de Türk vatandaşı değildi. Birçok Fransız vatandaşı Yahudi de Türk pasaportu verilerek kurtarıldı. Bu müthiş kurtarışın kahramanları, dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Vichy Büyükelçileri Behiç Erkin ve Saffet Arıkan, Paris Konsolosu Cevdet Dülger, Paris Başkonsolosu Fikret Şefik Özdoğancı ve Namık Kemal Yolga, Marsilya Konsolosu Necdet Kent, Marsilya başkonsolosları Bedii Arbel ve Mehmet Fuat Carım, Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen, Atina Konsolosu İneyetullah Cemal Özkaya, Belgrad Konsolosu Firuzan Selçuk, Hamburg Konsolosu Galip Evren, Costanza Konsolosları Fuat Aktan ve Ragıp Rauf Arman, Budapeşte Konsolosları Pertev Şevki Kandemir ve Abdülhalat Birden, Hamburg Başkonsolosu Kudret Erbey, Prag Konsolosu İrfan Sabit Akça, Varna Konsolosu Burhan Işın’dı.