Susam kadar mutluluk

Cumartesi, 30 Kasım 2013 - 05:00

İnsanoğlu doluyor. Yaşamın zorluklarından, ülkenin gündeminden, tanık olduğu haksızlıklardan, yetişemediği sorunlardan, bulamadığı çarelerden doluyor. Naiflik istiyoruz yaşamda. Bir güzel sevgi, bir sıcak yuva, azıcık huzur, bir fincan çay, bir çıtır simit... Simit 1.40 Tl oldu İstanbul’da. Susam ithâl ediliyormuş. Bursa’da susamsız simit üretilmiş. Olur mu susamsız simit? Olmuş. 150.000 ton susam kullanan ülkemizde, ürettiğimiz 16.000 susamı Japonya’ya satıyormuşuz.

Kendi ihtiyacımızı da Afrika ülkelerinden, örneğin Sudan’dan temin ediyormuşuz. ‘Türkiye bir tarım ülkesidir’ diye okulda deftere yaza yaza bitirdiğimiz ülkemizde, ineklerin yediği samanı da ithâl ettik biz. Reyhanlı’da ise, bir Suriye lavaşı krizi var. İlçedeki 80 fırıncı kepenk kapattı, ekmek çıkarmadı. Suriyeli mülteciler ise, kiraladıkları evlerde lavaş yapıp satarak geçinmeye çalışıyor.

Neresinden baksan, herkes ‘ekmek’ derdinde. “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey” der Oktay Akbal. “Çünkü yeryüzünde savaş vardı, insanlar ölüyor ve öldürülüyordu” diye devam eder. “Hayallerin yerini, kötü duygular aldı” der. “İnsanoğlu’nun mayası ekmektir ve ekmekler bozulunca, aşkın da olmadığını, hayalin de tükendiğini” yazar.

Şüphesiz ki haklıdır. Anadolu yakasından vapura binersiniz İstanbul’da. Elinizde bir simit... Hem martılara atarsınız, hem kendiniz yersiniz. Yanında bir sıcak çayla. Saatlerce kaynamış, kaynamaktan acılaşmış tadıyla çay, elinizdeki simit, çığlık çığlık lokmaları kapışan martılar, karşınızda Haydarpaşa... Bir susam mutluluktur insana. Bir vapur boyu kadar hayal üretim molası. Simitler pekmeze de batırılmıyor artık. Pekmez de pahalı. Elimizde kalan bir mayalı ekmek hamuru. Hayallerimizin susamsız acı gerçekliği kadar, yaşam. ‘Açıl susam açıl’ demeye devam.

Kasım’da sınav başkadır

Orta Öğretime Geçiş Ortak Sınavı bu sene Kasım ayına alındı ve birinci oturumu perşembe ve cuma günü gerçekleşti. Sınavın hem ismi, hem şekli, hem zamanı değişti. Olumlu olumsuz yönlerini tartışmak için henüz erken. Sonuçlara bakıp Türkiye genelindeki başarı ortalamalarını, eski sınavların sonuçları ile karşılaştırmadan bilimsel bir yorumda bulunamayız. Fakat SBS’yi yaşamış bir veli olarak, Kasım ayında yapılacak sınavın tarihinin erken olduğunu düşünüyorum. Sınavlara hazırlık, akademik ve psikolojik olarak uzun soluklu bir süreçtir.

2013 Ağustosu’nda açıklanmış bir sistemin sınavını Kasım ayına koymak, ‘aceleye’ gelmiş bir karardır. Öğretmenlerden gelen bildirimler de bu yönde. Ortak müfredat kapsamında dersleri yetiştirme telâşındaki öğretmenler, öğrencilerinin hem akademik hem ruhsal olarak Kasım ayı sınavları için tam hazırlanmadığı görüşünde. Daha bu konu çok yazı kaldırır. İlk yazıyı ‘keşke birinci oturum denilen Kasım ayı sınavı, daha ilerki bir tarihte yapılsa idi’ diye bağlayalım. Ve, sevgili veliler, retmenler; sınav sonrası izlenimlerinizi bana yazarsanız, köşem izin verdiğince yayınlamaya çalışacağım.

Yaşam hakkı

Bir yazışma grubundan bir e-posta düştü ekranıma... Şöyle yazıyordu: Site civarındaki sokak hayvanlarını korumak için elinizden geleni yapıyorsunuz fakat bu hayvanlardan rahatsız olanların haklarını hiç düşünmüyorsunuz. Ne dersiniz, bu kişilerin haklarını da düşünmek gerekmez mi? Nur topu gibi bir ‘hak ve özgürlükler’ tartışması konusu. Konuya, insan hakları karşısına hayvan haklarını koyarak yaklaşabileceğiniz gibi; dünya üzerindeki türlerin ortak yaşam hakkını savunarak da yaklaşabilirsiniz.

Baştan söyleyeyim; modern insanın, kendi çıkarları doğrultusunda, yeryüzünün kadim kodlarına karşı büründüğü egoizmi hiçbir zaman desteklemedim. Yani benim duruşum belli. Dünyadaki her canlının yaşam hakkı, ‘varoluşun’ kendisi ile garanti altına alınmıştır. Kedi, köpek, bahçedeki salyangoz, denizlerdeki foklar, ağlara takılan yunuslar, kirlilikten ölen balıklar, kırdaki kirpi, yoldaki kaplumbağa...

Hepsinin bu dünyada yaşamaya, insanoğlu kadar hakkı vardır. İstanbul’daki bir sitede hâlâ bu tartışma yapılabiliyorsa, durum çok vahim, çok. Bırakınız yaşasınlar. Ormanlara, yol kenarlarına, taş ocaklarına atmayın/ attırmayın hayvanları. Zirâ onlara çektirebildiğimiz her eziyet, insanlık sınırımızı da belirliyor. Biliyorum, biliyorum; “ülkede bu kadar sorun varken...” Öyle değil işte. Bu da var, onlar da var. Kış kapıda. ‘Bir kap su’, ‘bir tas yemek’ diyoruz artık.

Gençlerin aşkı büyük olur

Gençlik güzel şey. Aşk da öyle. Bir bıraksak gençleri, bir elimizi, dilimizi, gözümüzü çeksek üstlerinden... Yaşayacaklar; aşklarını, gençliklerini... Belki hata yapacaklar. Belki evlenip ayrılacaklar. Belki de mutlu olacaklar. Hem, belki birlikte ‘mutsuzluğa da var’ onlar. Kimsenin ‘sihirli küresi’ yok elinde; geleceği göremez. İnsanlar sadece kendi kötü tecrübeleri ve önyargıları ile yorumlar gençleri ve onların aşklarını. Devir kötü, hayat zor.

Temkinli olmak her ebeveynin hakkı. Gençlerle konuşmak, nasihat etmek elbette gerekli. Ama müdahale nereye kadar? Hangi sınırlar içinde? 18 yaşındaki üniversite öğrencisi iki güzel çocuktan Harun’un ölümüne, Ferzan’ın ağır ithamlar ile sanal ortamda ve basında afişe edilmesine varan bir müdahale hak mı reva mı? Ebeveynlik konusunda öğrenmemiz gereken çok şey var. Müdahale dozundan başlayalım. Çocuklarımızı kontrol ederken kendimizi de kontrol edelim.