Tamer Karadağlı bir tuhaf olmuş

Tamer Karadağlı ve eski eşi Arzu Balkan Hülya Avşar'ın ilk konuklarıydı...

Tamer Karadağlı bir tuhaf olmuş

Tamer Karadağlı ve eski eşi Arzu Balkan Hülya Avşar’ın ilk konuklarıydı. Biraz bakayım dedim. Birazdan fazla bakamadım. Ben baktığım sürede Hülya Avşar soruların tamamını Tamer Karadağlı’ya yöneltti. Niye bilmem Arzu Balkan orada yokmuş gibi davrandı. Hadi o öyle yaptı, Tamer Karadağlı da nefes almadan her şeyin üzerine atladı.

Ya bir sus, olur ya belki eski eşinin de iki laf edeceği vardır. Yok, susmadı. Arzu Balkan lafın ortasına girmek suretiyle bir iki kelime konuştu ama onu da dinleyen olmadı. Hülya Avşar “Kadınlar en çok, birlikte oldukları erkekleri değil, onların seçtikleri kadınları kıskanıyormuş” diyerek açtı programı.

Korkunç bir savunma hali

Arzu Balkan ile öyle bir durumu yok tabii ama onu geri plana atması bu iddiasını bir yerinden doğrular gibiydi. Tamer Karadağlı ise iyice tuhaflaşmış. Korkunç bir savunma halindeydi. Vay efendim o aldatınca olay oluyormuş da, medyadan biri yapınca bilmem ne oluyormuş. Can Dündar az mı yazılıp çizildi? Eskiden belki öyleydi ama artık değil. Kaldı ki onların da aynı haltı yiyor olması seni daha iyi biri yapmaz ki!

Ama hepsinden fenası defalarca aldattığı eski eşinin yanında bunu bir marifetmiş gibi ortaya koyuyor olması. Herkesin yaptığı yanına fena halde kar kalır olmuş, ben en çok ona yanıyorum, bu bir. Hülya Avşar’ın programını sevmedim, Türkmax’daki çok daha iyiydi, bu da iki.

CAN'LI YAYIN

“Anne biz okulda bir saray kurduk. Adını da ben koydum.”” “Ne adı?” “Canım benim Coca Cola.” “Nasıl yani?” “İçindeki her şey Coca Cola’dan. Yataklar, bardaklar, çatallar, hatta perdelerin üzerinde bile Coca Cola şekilleri var minik minik.” “Ben görebilir miyim peki sarayı?” “Tabii. Kapıya gel. Güvenliğe benim ismimi ver. Onlar seni bana getirir.”

İMKANSIZ AŞKIM

Çok sevgili arkadaşım Meriç geçenlerde ondan bundan sohbet ederken “Sen hiç imkansız bir aşka tutuldun mu?” diye sordu. Ooo süper soru. Tutuldum, hem de nasıl. Yıllar öncesinde kaldı ama aynı heyecanla anlatabilirim sanırım. Bir iş toplantısı. İçeri giriyor. Kendini tanıştırıyor ve her birimizin elini sıkıyor. Bir yandan sunumun derdindeyim bir yandan “Yok Yasemin, ilk görüşte aşk diye bir şey hikaye” diye kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. O konuştukça o yatıştırma eyleminin nafile olduğunu anlıyorum. Gözüm acilen eline gidiyor. Valla yüzük yok, yoksa evli değil mi? Ve bunların hepsi ilk on dakikada oluyor.

Sonra konuşma sırası bana geliyor. Böyle bir performans görülmemiştir. Ya da görülmüştür de benden görülmemiştir. Anlatacağım şeyi nasıl heyecanlı, nasıl bir tutkuyla anlatıyorsam artık, herkes hayretle bana bakmaya başlıyor. Beni çok iyi tanıyanlar anlıyor, tanımayanlar ise “Helal olsun, bu ne iş aşkı” diyorlar. O zamanlar Google falan da yok, eş dost sağolsun, acilen kendisiyle ilgili bir araştırma yapıyoruz ve kötü haber: Evli. Konu kapanıyor benim için. Ta ki bizi ekip olarak yemeğe davet edene kadar.

Elim ayağım dolanıyor



Konu kapanmıştı ya, yemeğe en uyuz halimle gidiyorum. Saçıma fön bile çektirme zahmetine girmeden. Biz önce gidiyoruz, o ve ekibi arkadan geliyor. Eyvah eyvah! Elim ayağıma dolanıyor. Konuşuyorum ama ne dediğim belli değil. Belli olanlarda da zekaya dair en ufak bir şey yok. Yemeğe geçiyoruz. Nereden geliyorsa konu bir filme geliyor. Onun hiç beğenmediği, benimse bayıldığım bir film. Bir film hakkında en fazla ne kadar konuşulabilir bir iş yemeğinde? Biz, sağda solda kim varsa unutarak iki saat film hakkında sözüm ona tartışıyoruz. Birileri arada bir şeyler soruyor ama kibarlık icabı bile dönüp bakamıyorum. Çünkü gözümü ondan alamıyorum. Filmden söz ederken söz ettiğimiz bir dolu başka şey aslında. O da biliyor, ben de biliyorum ama yapacak bir şey yok, ikimiz de biliyoruz.

Sonra toplantılar silsilesi. Her şey aynı ama yapacak bir şey yok. O evli. Benim evli biriyle işim olmaz, onun da evliyken başkasıyla işi olmaz. İşte bu da benim imkansız aşkım. Uzun zaman kalbimi deli gibi çarptıran, şimdi görsem yine çarptıracak olan...

EROİNLE DANS

Ben bu yazıyı yaklaşık 1 yıl önce yazmıştım. O zaman da gençler yüksek dozda eroinden ölüyordu. Ama aklımın eremediği nedenlerden ötürü medya bu olayı fazla gündeme getirmiyordu. Reha Muhtar bir tür öncü oldu, el attı. Ardından da Begüm’ün hazin ölümünü duyduk. Şimdi annesi kimi zaman psikiyatrlar eşliğinde televizyon programlarına, gazetelere konuk oluyor, yaşadıklarını anlatıyor. Onun adına çok üzülüyorum ama belki bizlere faydası olur diye de seviniyorum. Yazımı da bu vesileyle tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum. Canan Tan’ın Piraye’sinden sonra Eroinle Dans’ını da okudum. Romanı yaklaşık bir ay önce bitirdim. O kadar kötü oldum ki; değil yazmak kitaptan söz etmek dahi istemedim bir süre. Çünkü ben de anneyim. Ve her anne gibi oğlunu her türlü beladan uzak tutmak isteyen bir anneyim.

Oğluma 'Hadi dene' diyebilirler

Benim oğlum da büyüyecek. Belli mi olur, belki o da üniversiteyi başka bir şehir ya da ülkede okuyacak. Arkadaşları olacak, aşık olacak. Onlardan biri ya da birileri bu illet maddelerden birinin bağımlısı olabilir. Ve oğluma “Hadi dene, bir kereden bir şey olmaz” diyebilir. O da deneyebilir. Ve sonra bir daha. Sonrası da Allah muhafaza. Ben bu tür maddelere ihtiyaç duyanların çocukluklarında sevgi ve ilgi eksikliği yaşamış olduğunu düşünürdüm. Kitap öyle olmayabileceğini güzelce kafamıza çakıyor. Bir arkadaş bazen bir ailenin verdiği her şeyden üstün gelebiliyor. Olabiliyor işte. Ben bu kitabı okuduktan sonra bir karar aldım. Aklı ermeye başladığı yaşlardan itibaren oğluma bu illet maddelerle ilgili bilgi vermeye başlayacağım.

Bir kere denemenin ne sonuçlar getirebileceğini anlatacağım, okutacağım ve gerekirse seyrettireceğim. Bıkmadan usanmadan devam edeceğim, ta ki anladığından emin olana kadar. Belki o zaman o çok sevgili arkadaşı ya da aşık olduğu Kız “Hadi denesene” dediğinde durur, onları da durdurur. Bu kitabı okuyun. Çocuklarınız aklı erecek bir yaştaysa onlara da okutun. Çok önemli.

Yasemin ALTAN

4