Tekel işçisine eylemi çok görmeyelim

Cuma, 05 Şubat 2010 - 05:00

Geçen akşam radyoda Tekel işçilerinin grevleriyle ilgili, vatandaşların görüşlerini dinliyordum. Genelde işçilere destek veren görüşler dile getiriliyordu. Birkaç vatandaş, “Ücretlerinde bir miktar indirim yapılmasında ne var? Kabul etmeleri gerekiyor” diyordu.

Ateş düştüğü yeri yakar. Hiçbir çalışan, ücretinin yarı yarıya indirilmesini, kazanılmış haklarının ellerinden alınmasını kabullenemez. O nedenle “ne olacak yani” diyen vatandaşlar, başlarına gelmediği için Tekel işçilerinin halinden anlamıyorlar.

Özelleştirme nedeniyle, belki de emekli olarak ayrılmayı düşündükleri işlerini kaybetmek üzereler... Bu nedenle yaptıkları eylemleri, dün gerçekleştirilen ‘işi bırakma’ eylemini ‘genel grev’ anlayışla karşılamak gerekiyor.

Avrupalı yapıyor

Eğer demokratikleşme olacaksa, grevi ve işçilerin haklarını aramalarını da işin doğal parçası olarak kabul etmeliyiz. Avrupa’daki işçi örgütleri, Türkiye’dekinden daha fazla oranda bu yönteme başvuruyorlar. Sık seyahat edenler bilir, bu nedenle çok sayıda başkentte hayatın felce uğradığına da tanıklık etmişlerdir. Rakamlar, son 10 yılda azalsa bile, Avrupa’da grevin, genel grevin iş hayatındaki etkisinin devam ettiğini ortaya koyuyor. Kimse Avrupa’da, demokratik hayatın bir parçası olan grevleri ve eylemleri tartışmıyor, karşısına çıkmıyor.

Onların suçu değil

1970-1979 arasında, 1000 kişiye düşen grevde geçen gün sayısı 419’dan, 2007 yılında 149’a gerilemiş. Genel grev sayısında ise artan bir eğilim dikkati çekiyor. 1980-89 arasında 19 genel grev, 1990-99 arasında 39, 2000-2007 arasında 49 genel grev gerçekleşmiş. Londra Üniversitesi’nden John Kelley’in yaptığı araştırma, Güney Avrupa ülkelerinde bu hakkı kullanma düzeyinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise son 10 yılda, galiba 1-2 adet bu tür eylem oldu. Çok da hayatı felç etmediler. İşçilerin barışçıl eylemleri ve onlara destek amacıyla gerçekleşen işi bırakma eylemlerini, ‘hayatımızı felç etti’ diye görmemek, biraz empati ve sempatiyle bakmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, bu olayda en az suçu olanlar Tekel işçileridir... Durduk yerde işlerini kaybettiler, krizin ortasında, işsizliğin zirve yaptığı bir dönemde işsizler ordusuna katıldılar. Onları da anlamak gerekiyor.

Son üç yılın en farklı Davos’u

Forum toplantıları sona erdi, katılan CEO ve işadamları Türkiye’ye döndüler. 2008 yılındaki toplantılardan dönenlerden, ‘Krizin ayak sesleri geliyor’ mesajını almıştım. Bazı CEO’lar, “Döner dönmez hemen yöneticileri topladım, durumu aktardım” diyerek bu gelişmeyi aktarmışlardı. Geçen yılki toplantılarda ise krizin derinliğinin ne kadar büyük olduğu öne çıkmıştı. Konuştuğum CEO’lar, “Tahmin edilenden derin kriz” diyerek, döndüklerinde önlemlerini gözden geçirmişlerdi. Bu kez farklı izlenimlerle döndüler. Örneğin, bütün CEO’lar ‘güven’ duygusuna vurgu yapıyorlar. Bir başka vurgu, 2002’de yazdığım kitabımın başlığı olan ‘Yeni normal’ olarak öne çıkıyor. Yani ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ düşüncesi, Davos’un temel kavramı olmuş.

Döndükten sonra Eczacıbaşı Holding CEO’su Erdal Karamercan’a son toplantıların ana mesajını sordum. 10 temel başlıkta, harika bir özet çıkarmış. Ben çok yararlandım, sizlerin de yararlanacağını düşünüyorum: Yeni normal başlıyor mu?

1. Kurulu düzen, dünyanın bugünkü hızlı değişimine ayak uydurmadığı gibi, önümüzdeki dönem beklentilerini de karşılamaya yetmiyor. Kabuk, sesi çok uzaktan duyulacak şekilde çatırdıyor.

2. Özellikle içinde bulunduğumuz durgunluk döneminde, bu düzenin sorgulanmakla kalınmayıp, aynı zamanda yeniden kurgulanacağı görülüyor.

3. Yeni dönemde gelişmiş ülkelerin, dünyanın büyüme gereksinimini karşılamaları mümkün görünmüyor. Büyüme hızlarının dünyayı tatmin etmeyeceği, işsizliğe çare oluşturmayacağı anlaşılıyor.

4. Gözler, ekonomileri hızla büyüyen, gelişmekte olan ülkelere kayıyor. BRIC’in (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) yanı sıra Polonya, Güney Afrika, Meksika, Güney Kore, Endonezya ve Türkiye gibi ülkeler hızla ekrana girdi ve giriyor. Yarış, bu ülkeler arasında geçecek.

5. Ev ödevlerimizi doğru yapıp, negatif enerji yarattığımız alanları daraltıp, enerjimizi daha hızlı kalkınma yönüne çevirebilirsek, biz de bu yarışta öne geçeriz. Güven zamanı 6

. Bunun için mutlaka ‘katma değer’ odaklı bir gelişme stratejisine ihtiyaç var. ‘Düşük kur, yüksek faiz’ sarmalını üzerimizden atıp, dış gelirlerimizi hızla artırıcı, katma değeri yüksek sanayi ve hizmet stratejisini uygulamaya almamız gerekiyor.

7. Önümüzdeki dünya düzeni, ‘güven’ duygusunun ön planda değerlendirileceği bir düzen olacak. 8. Yeni düzende, ‘vadedeceği’ değil, oluşturacağı ve uygulayacağı stratejiler ile ‘güven’ veren kurumlar ile ülkeler öne çıkacak.

9. Bu noktada özellikle demokratik ve laik yapısı ile Türkiye’nin yeni düzende daha etkin rol üstlenebileceğine inanıyorum.

10. Kısır çatışmalar yerine, üçüncü ülkeler nezdinde ‘güvenilirliğimizi’ artırıcı ortamlarda etkinlikle temsil edilebilmek, tanıtıcı faaliyetleri desteklemek gerekecektir.

Sokaklar dilenenlerle doldu

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu, bilmiyorum. İstanbul’da anormal bir ‘dilenci’ patlaması yaşanıyor... Nereye atım atsanız, karşınıza, ‘Açım’, ‘Çocuğumu tedavi ettireceğim’, ‘Memlekete döneceğim’ gibi gerekçelerle para isteyen birileri çıkıyor. Geçen haftasonu Bağdat Caddesi’nde bir daha tanık oldum. ‘Dilenen’ vatandaş sizi her yerde bekliyor... Kırmızı ışıkta, otoparkta, restoran ve kafe girişinde, mağaza önlerinde ya da yürüyüş sırasında... İhtiyacı olanlara yardım etmek insanlık görevidir. Herkes karınca kararınca bu görevini yapıyordur. Ancak, bu işin suyunun çıktığı düzeye yaklaştık gibi geliyor.

Ankara Ticaret Odası’nın, 2004 yılında yaptığı araştırmada, dilenci sayısının 50 bin olduğu saptanmış. Yani 1400 kişiye 1 dilenci düşüyormuş. O yıllarla kıyaslandığında, sanki rakam 3’e katlanmış gibi geliyor bana... Siz ne diyorsunuz?