Tiflis sokak çetelerinden dünya çapında ressamlığa

Tiflis sokak çetelerinden dünya çapında ressamlığa

20 Mart 2011, Pazar 05:00
A A

Dünyaca ünlü Gürcü ressam Gogi Chagelishvili (Çagelişvili okunuyor) bir İstanbul aşığı. Bu yüzden dünyanın her yerinde sergilediği resimleri arasında İstanbul’u resmettikleri de yer alıyor. Resimleri 100 bin Dolar’a alıcı bulan Gogi Chagelishveli dünyanın en ünlü müzelerine ve koleksiyonlarına girmiş. Türkiye’de de aralarında Ata Demirer’in bulunduğu fanatikleri var. Gürcistan devlet başkanları yabancı devlet başkanlarına onun resmini hediye götürüyor. Eski Gürcistan Cumhurbaşkanı Shevardnadze, zamanın Amerikan Başkanı baba Bush’a götürmüş. Biz Gogi Chagelishvili’ye, Betül’le birlikte yaptığımız bir ‘Beyoğlu keşfi’ sırasında, Turnacıbaşı sokaktaki Pirosmani Sanat Galerisi’nde 28 Mayıs’a kadar sürecek sergisinde rastladık. Galeri adını yine ünlü bir Gürcü ressam olan Pirosmani’den alıyordu. İçeri girdik, müthiş bir ressam ve müthiş bir hayat hikayesiyle karşılaştık. Ve bu hikayeyi sizinle paylaşmak istedik. Sadece 66 yaşındaki Gogi’nin hikayesi değil, Sovyetler Birliği’nde bir sanatçının, Perestroyka’dan yani değişimden sonraya uzanan ve bugüne gelen hikayesi...

Seral Cumalı

scumali@posta.com.tr

Sizin hikayeniz nasıl başlıyor?

1944 yılında Tiflis’te doğdum, orada büyüdüm ve halen hayatımın büyük bölümü, evim, eşim, çocuklarım orada. Babam bir kumaş mağazasında müdürdü, annem ev hanımıydı. Resimle tanışmam ilkokul birinci sınıfta bir ağaç resmi çizerek oldu. Annem resmi çok beğendi. O günden sonra benim resim okuluna gitmemi istedi. Ama ben dokuz yaşındayken beyin kanamasından öldü. 39 yaşındaydı.

Babanız tekrar evlendi mi?

Hayır. O da yıllar sonra bütün fotoğrafları yırttı, geriye bir tane fotoğraf bırakıp intihar etti.

Annenizin ölümü sizi çok etkilemiş...

Sokakta daha çok vakit geçirmeye, dersleri asmaya başladım. Okulu sevmiyordum; teknik bir okula gittim, orada 5 sene resim okudum. Ama ciddi olarak resim yapmıyordum, yine top oynamaya devam ediyordum. Futbolcu olacağımı sanıyordum. Okul bittiğinde babam, “Üniversitede ne okuyacaksın?” diye sordu. “Mimar olabilirim” dedim. Ama matematik sevmiyordum, Tiflis Resim Akademisi’ne gittim. Okulun 50 öğrencisi vardı, her yıl sadece beş öğrenci alınırdı ve girmek çok zordu.

Resmi ne zaman sevdiniz?

Üçüncü sınıfta Leningrad’da (Şimdiki adıyla St. Petersburg) bulunan Hermitage Müzesi’ne götürülmüştük. Resimden çok kızlarla ilgileniyorduk ama orada El Greco’nun bir resmini gördüm, çok etkilendim. Aşk gibi bir şeydi bu. İçimde bir şey olmak arzusu uyandı. Ve yaşamım resim oldu.

Sovyetler Birliği zamanıydı; o dönemde genç bir ressam için resim yapmak nasıldı?

Akademide bütün resimler sergilenirdi. Dördüncü sınıftayken bir kasap resmi yaptım. Bu resim herkesi şaşırttı. Hocaların gözleri üzerime çevrildi. Tabii KGB’nin de (Sovyetler Birliği’nin efsane gizli servisi). Biraz genç ve yetenekli olduğunuzda KGB hemen el atardı. Benim yaptığım kasap resmini Moskova’ya götürdüler. Orada bir jüri resmi sakıncalı buldu.

Neden?

Çünkü halk pek fazla et yiyemiyordu. Resim kışkırtıcı bulundu!

Resim ne oldu?

Sakıncalı olabileceğini düşündüğüm tüm diğer resimlerim gibi atölyemde sakladım. Sonra bir resim yaptım, adını ‘Emeğin Gücü’ koydum. Bir çeşmeden akan suyu büyük bir kovaya dolarken resmetmiştim. Yine KGB evime geldi. “Komünizm güçlü resmedilmeli, oraya koymuşsun eski bir kova” dediler. Tam o sırada 1970’li yıllarda batıya bir kapı açılmıştı. Yurtdışına gidip gelebilenler vardı. ABD’de yaşayan bir Gürcü hanım resimlerimi gördü ve o resmi çok beğendi. Sonra o resmi Barselona’ya götürdüm ve orada satıldı. ‘Bu kadar kötü bir resim bu kadar büyük paraya nasıl satılır” diye şaşırdılar.

KGB’nin istediği resimlerden yaptınız mı? KGB’ye aykırı gelecek resimleri kendim için yapar, saklardım. Onlar için bağbozumu gibi zararsız resimler yapar sergilerdim, herkes memnun olurdu.

KGB hep peşinizde miydi?

Gençtim, kızlarla gezmeye de meraklıydım, ilişkilerim olurdu. Sonradan öğrendim ki bu kızların hepsi KGB’denmiş.

Nasıl anladınız?

KGB’nin birinin evine gelip doğum tarihi, yeri gibi bilgileri sorması çok kötüydü, genellikle evine gelinen kişi ya öldürülür, ya da Sibirya’ya gönderilirdi. Bir sabah benim evime de gelmişler ve o bilgileri sormuşlardı. KGB ofisine çağırdılar ve o kızlarla sohbet ettiğim sıralarda söylediğim şeyleri aynen aktardılar. Şu gün, şu saatte şöyle konuşmuşsun diye. Sonra “Sen iyi bir çocuksun, bizle çalış” dediler.

Çalıştınız mı?

“Çalışmam” diyemezdim! Çok zor bir durumdu. “Bir hafta düşün, kabul etmezsen kötü olur” dediler. O bir haftayı kabus gibi geçirdim. Sonra, dürüst olmam gerektiğini düşündüm ve “Kuş nasıl ötüyorsa ben de resim yapıyorum, ben buyum” dedim. Öyle içtendim ki; samimiyetimi hissettiler ve, “Seni hep kontrol edeceğiz, her yerde karşına çıkabiliriz” dediler.

Eşinizle nasıl tanıştınız?

Akademide ders veriyordum. O da sınavlara hazırlanıyordu. Arada resim konusunda yardım ediyordum. Bana aşık olduğunu söyledi. Fakat benden 13 yaş küçüktü, çok istekli davranmadım beraber olmaya. O kadar ısrarcıydı ki bir hafta sonu birlikte dağa tatile gittik. Gidiş o gidiş. O gün bugündür birlikteyiz!

 Hala resim yapıyor mu?

6-12 yaş grubuna resim dersi veriyor. 50 öğrencisi var. Tiflis’teki en iyi resim hocalarından.

Gorboçov’un Perestroyka’sıyla mı siz de dünyaya açıldınız?

13 MART 2011 5 Gürcü ressam Gogi Chagelishvili’nin hikayesi, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki değişimin hikayesi 85’te Gorbaçov kapıları açmıştı. Ben de Suslov adlı gemiyle ilk kez yurt dışına çıktım ve İstanbul’a geldim. Gemide yazarlar, sanatçılar vardı. Ama her 3 kişiden biri KGB’dendi. Gemi Boğaz’a girdiğinde akşam olmuştu. Ayasofya, Topkapı Sarayı, camiler akşam ışıkları içinde öyle güzel görünüyordu ki; bu şehre aşık oldum! Ama o gezi Atina’ya devam ediyordu, İstanbul’da kalıp gezemedim.

İstanbul’a ne zaman geldiniz?

1995’te eşimin buradaki akrabası Ömer Bey’in bir yeri vardı, bana “Resimlerini getir burada da bir sergi yapalım” dedi. “Tabii olur” dedim, geldim, geliş o geliş. Zaten artık dünyaya açılmaya başlamıştım. Barselona’da, Amerika’da sergiler yaptığım bir dönemdi.

İstanbul’un nesinden etkilendiniz?

Tarih, zenginlik, fakirlik, ihtişam, sefalet, güzellik, çirkinlik her şey bir arada bu şehirde. O kadar etkileyici ki! Kanada’da Ottowa’ya gittim, her şey temiz, düzenli ama hastane gibi bir şehir. İstanbul’un canlılığından, denizden, her şeyinden etkilendim. Biz çok yakınız birbirimize, sıcak kanlı insanlarız. Düşündüm ki burası benim yerim!

İstanbul resimlerinizi yurtdışında da sergiliyor musunuz?

Amerika’da New York’taki sergide resimler o kadar Türk vurguluydu ki; oradaki diaspora mensupları benden neredeyse Türk ressam olarak söz etmeye başladılar!

Yılın ne kadarını İstanbul’da ne kadarını Tiflis’te geçiriyorsunuz

16 yıldan beri senenin 2.5-3 ayını İstanbul’da geçiriyorum. Ama sergilerin öncesinde Yeni Zelanda, Kanada, Almanya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde de belli sürelerle kalıyorum, resim yapıyorum.

En pahalı resminizin fiyatı neydi?

1000 dolara da resim satıyorum 100 bin dolara da. Pek çok ressam gibi...

Rusya popüler kültürden ne kadar etkileniyor?

Çok. Bir Rus’un ressam olabilmesi için bildiğiniz klasik anlamda kusursuz resim yapabilir hale gelmesi gerekir. Akademideki eğitim bunu sağlar. Ondan sonra ne yaparsanız yaparsınız. Avrupalı meslektaşımız için bu geçerli değildir. O, bir eli mükemmel olarak resmedemese de ‘çağdaş resim’ anlayışıyla çok önemli bir yerlere kısa sürede gelebilir. İşte şimdi bu kısa yoldan ünlü olma meselesi bizim ülkemizde de insanları yavaş yavaş etkisi altına alıyor.

Artık iyi para kazanıyorsunuz. Yaptığınız en lüks harcama ne?

Ailemde paraya ihtiyacı olan o kadar çok kişi var ki lükse para harcamam söz konusu bile değil! Ailem ve torunlarım için harcıyorum, kendim için çok az para harcıyorum. Benim için en büyük lüks iyi bir araba. Seyahat etmeyi çok seviyorum. Tiflis’e 25 kilometre uzakta bir evim var. Nehir kenarında çok güzel bir evdir. Çalışmak için oraya giderim.

İki parmağınızın eksik olmasının nedeni bir kaza mı?

Ava çıkmayı çok seviyorum, bazen ‘ayı ısırdı’ diye şaka yapıyorum. Ama avda ayıyla karşılaştım ve az daha beni yiyecekti; bu da oldu. İşin aslı, 32 yaşındaydım, elektrikli testereyle çalışan birine yardım etmek istedim ve iki parmağım gitti.

Tehlikeler mi sizi buluyor, siz mi onları?

Çocukluğumda sokak çeteleri vardı, şimdi hala ülkemde onlarla mücadele ediliyor. Ben de o çocuklardandım, araba çalardık, bıçaklı kavgalar yapardık. Polonya’da bir maç vardı. Sırf adam dövmem için beni götürdüler. Polonyalı biri, “Gürcüleri şöyle böyle yapacağım” diye bağırıp çağrıyormuş. “Git onu döv” dediler. Cebimde gizlice çıkardığım Sovyet parası var, yurtdışına çıkarılması yasak. Birlikte gittiğimiz kızlardan bazılarının parası da bende. Gittim, etraftaki insanlardan özür dileyip Polonyalı o genci kravatından tuttum. Bir vurdum 5 metre uzağa uçtu. Yere düştüğünde beyni patladı diye düşündüm. Kaçtım ama şehri tanımıyorum, nereye kaçacağımı bilmiyorum. Polis peşimde. Cebimde paralar. Parayı atmayı düşündüm ama yapamadım. Birilerini buldum sonra, “Biliyor musun o dövdüğün kimdi?” dediler. Meğer Avrupa Boks Şampiyonu’nu dövmüşüm! Daha çok korktum tabii...

Boğaz’da da bir maceranız var...

Jill adında Yeni Zellandalı bir hanım, İstanbul’da bir resmimi alıp ülkesine götürmüştü. Resmi görenler de ilgilenince Jill orada sergi açmamı organize etmek için tekrar geldi. Bebek’ten bir sandala bindik, Kandilli’de resim yaptığım eve gidecektik. Farkına vardığımızda bir tanker üstümüze çıkmak üzereydi! Nasıl olduysa kaptan da farkına varmamış. Tanker bize çarptı, denize düştük. Yüzerek, binbir zorlukla sahile çıktık. Eve gidince Boğaz’da denizin altını resmettim.

Bu yazı 13 Mart 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır

4

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;