Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Topun peşinden Güney Afrika'ya!

Cumartesi, 10 Temmuz 2010 - 05:00

Evet, itiraf ediyorum: İstanbul'da değilim. G. Afrika’ya Durban’a, yarı final maçını izlemeye gittim! Ancak pazar günü döneceğim. Niye daha önce söylemedin derseniz, haklısınız, ben size hep haber veririm, nereye gittim, niye gittim, ama bu sefer söylemedim, bir çoğunuza çok çekici geleceğinden gözünüz kalmasın diye! İkinci itirafım: Dünya Kupası’na olan ilgim açıkçası futboldan çok ahtapotla sınırlıydı. Ben hayvanları severim. Ahtapot özel ilgi alanıma girmiyor ama Almanya'da bir hayvanat bahçesinde yaşayan bu “medyum” ahtapot namı diğer Paul, televizyona çıkıp maç sonuçlarını bilmeye başladığından beri “hadi yaa!” olmuştum. Nitekim bizim izlediğimiz Almanya-İspanya maçının galibinin de İspanya olacağını işaret etti ve böylece belki hayatını da tehlikeye soktu! İspanya Hükümeti, Almanya’da yaşayan ahtapotun hayatının garantiye alınması için kendisini İspanya’ya mülteci olarak kabul etmeye niyetleniyor. Almanya’nın yenilmesini hazmedemeyen bir fanatik ahtapotu yemeye kalkarsa diye!

Maç sıkıcıydı!

G. Afrika dediğiniz ülke ise ille de gideyim dediğim bir ülke değil. Beni çeken tek tarafı, hâlâ doğada yaşayan hayvanların (ki bunlara 5 büyükler deniyor: aslan, kaplan, fil, gergedan gibi) bulunması ve bunları görecek gezilerin yapılması. Açıkçası maçtan çok ilgimi işte bu doğal parktaki safari bölümü çekiyordu! Siz bu yazıyı okurken ben safaride olacağım. Dolayısıyla o izlenimler daha sonra. Ama maça gittik! “22 delikanlının bir topun etrafında koşuşması” biçiminde özetleyebileceğim futbolun bu kadar büyük bir olay haline gelmesinin altında “etrafında yaratılan o atmosfer”in yattığı kuşkusuz. Maça gitmeye hazırlandıkları andan itibaren futbolun, erkekler için çocukluklarını hatırladıkları büyük bir oyun olduğunu düşünüyorum. Tuttukları takımın renklerine bürünüyor, şapkalar, bayraklar, gürültü yapan oyuncaklarla donanıp, taraftarlıklarını sonuna kadar eğlenerek yaşamaya çalışıyorlar. Maçı seyrederken yapılan tezahürat, söylenen şarkılar, tutulan takımın kazanması için çekilen heyecan, hepsi bu büyük oyunun bir parçası. Ama takım tutmadan da futbolu sevmek mümkün değil! Ben de milli maçlarda heyecanlanıyorum. Ne yazık ki biz bu sene kupada oynayamadık. İspanya-Almanya maçında biraz olsun heyecanlanabilmek için İspanya’yı tutmaya karar verdim. Ama yine de çok heyecanlanamadım! Maça gitmeden önce erkek arkadaşlar hakkımızda dedikodu yapıp, (kadınları ayrı oturtalım, şimdi “bu adam niye bayrak salladı, 12 numaranın bacakları güzel, golü hangi takım attı?” gibi sorular sorup bizi delirtirler) demişler. O kadar da değil. Korneri, penaltıyı bile biliyoruz! Maçın ilk yarısı sıkıcıydı, iki takım da orta sahada gezindi. İkinci yarı İspanyollar, Almanlara kök söktürdü ve sadece bir gol atabildilerse bu biraz da şanssızlık. Ama yine de çok parlak bir maç değildi! Nasıl, anlıyor muymuşum? Zaten stad, çok renkli kalabalığa ve zırıl zırıl öten vuvuzelalara rağmen, çok da hareketli değildi.

Moses Mabhida Stadyumu çok güzel

Maçı seyrettiğimiz 70 bin kişilik Moses Mabhida Stadyumu çok çok güzel. Denizin kenarında yarı açık bir istiridyeyi andırıyor. Kupa bittikten sonra biraz küçültülecek ve 50 bin kişilik hale getirilecekmiş. Stadyumun üzerinden geçen 106 metre yüksekliğindeki kemer dünyada bu boyutlardaki en büyük kemer ve özel bir teleferik sistemiyle üzerine çıkılabiliyor. Buradan kenti seyretmek mümkün ama kupa nedeniyle kapalı olduğundan biz bu deneyimi yaşayamadık. Dünya Kupası’ndan sonra bu statta farklı spor karşılaşmaları yapılacak ve şehrin hayatına renk katacak.