TSK kendini temelli bir reformadan geçirmeli-5

a
a
Cuma, 03 Eylül 2010 - 05:00

Dünyanın hiçbir ülkesinde siyasi iktidarla sürtüşen, medya ile kavgalı bir ordu dışa karşı caydırıcı olamaz. Son iki yıldır yaşananlara bakarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içeride ve dışarıda etkinliğini yitirmeye başladığını söylemek mümkündür. Önü alınmadığı taktirde de, ülkemiz güvenliğinin tehlikelerle karşı karşıya kalacağını bilmemiz gerekir.

TSK’nın kendi kendine, temele inen bir reform hareketi başlatması artık kaçınılmazdır. TSK, genel yaklaşım ve tutumuna gerçekçi bir değişiklik getiremez, “Biz bugüne kadar yaptıklarımızdan, belirlediğimiz görevimizden ve ilkelerimizden vazgeçmeyiz. Sivil iktidarlar kendini düzeltsin” yaklaşımıyla yoluna devam ederse, ileride çok daha tehlikeli sürtüşmelerle karşı karşıya kalabiliriz. O zaman da aynı reformları siviller yapmaya kalkarlar ki, işin faturası çok daha ağır olur.

En büyük hata iki yıldır yaşananları tümüyle bir TSK-AK Parti hesaplaşması gibi veya laik-dinci mücadelesi gibi görmek olur. Sürtüşmenin temelinde bu unsurların da iz düşümü var tabii, ancak asıl önemlisi TSK’nın ülke yönetimindeki yerinin yeniden düzenlenmesi ihtiyacıdır. Artık son 80 yılın yaklaşımıyla yaşanamayacağı açıkça ortaya çıkmıştır. Askerimiz kendi kendine “Toplumun önemli bir kesimi neden bize beklediğimiz desteği vermedi? Neden sokaklara dökülmediler?” sorunu sormalı ve yanıtını da gerçekçi şekilde araştırmalıdır. İşte o zaman, neden böylesine derinlere inecek bir reform hareketine ihtiyaç duyulduğunu anlayacaklardır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ülkenin göz bebeğidir. Bu sevgi ve saygının devamı da kendilerini günün koşullarına göre yeniden gözden geçirmelerine ve ülkenin gerçeklerine uygun bir düzenleme yapmalarına bağlıdır.

Koşaner’in tarihi bir misyonu var...

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeni 1’inci Başkanı artık Orgeneral Işık Koşaner’dir. Şimdi herkesin sorduğu soru aynı: İlker Başbuğ’dan sonra, yeni Genelkurmay Başkanı Koşaner farklı davranacak mı? Sivil iktidarla uzlaşı mı arayacak? Yoksa Başbuğ gibi, o da çarpışmayı mı tercih edecek? Bu soruların yanıtı henüz yok. Görevi devir aldığı günkü konuşmasında büyük bir “değişim” işareti de vermedi. Konuşmasının satır araları irtica ile mücadele konusunu sanki daha bir ikinci plana çekecekmiş gibiydi ancak somut işaret vermedi. Aslında Koşaner Paşa’nın diğer silah arkadaşlarından -yetiştirilme açısından- hiçbir farkı yoktur. O da diğerleri gibi, Atatürk ilkelerine -laikliğe- bağlıdır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu değerlerden hiçbir ödün vermemesi gerektiğine inanır. Ancak, ortada da bazı gerçekler var. Bütün bu yazı dizisi boyunca değindiğimiz hem Türk toplumunun, hem sivil politikacıların askere farklı yaklaşımları, hem de uluslararası koşullar, TSK’nın temel bazı değişimlerden geçmesi gerektiğini gösteriyor. Bu ilişkilerin bugünkü gibi sürdürülmesinin imkansızlaştığı apaçık ortada. Koşaner’in durumu eskilerden de epey farklı. İlk defa çok daha farklı bir siyasi iktidarla karşı karşıya. 1990-2002 arasındakilerin aksine, karşısında kendine güveni çok artmış ve kararlı bir hükümet yapısı var. Hele referandum ve önümüzdeki genel seçimlerde de istediği sonucu alması durumunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumunun daha da sertleşeceğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Koşaner’in önünde iki yılı var. Koskoca bir orduda reformların gerçekleştirilebilmesi için bu çok kısa bir süredir. Buna karşılık Genelkurmay Başkanı’ndan beklenmesi gereken, TSK kadrolarına bu reform sürecini kabul ettirmesi ve hiç değilse bu yönde ilk hazırlık çalışmalarını başlatabilmesidir. Bunun hiç de kolay bir şey olmadığını kabul etmek gerekir. Kolay değil, ancak zorunlu bir süreç. Önümüzde bir genel seçim var. Ardından da cumhurbaşkanlığı seçimi gelecek. Çankaya’nın sahibi değişecek. Belki yetkileri de arttırılarak yarı başkanlık dönemine girilecek. TSK’yı yönetenler ya sipere yatıp “Bunlar gelip geçer. İleride iktidarları yine kontrolümüze alıp, dediğimizi yaptırırız” diyecekler veya bugünden itibaren reform için kolları sıvayacaklar. Bakalım bu tarihi adımı Koşaner Paşa atabilecek mi? Atarsa ismi tarihe yazılır. Atamazsa Türkiye bundan çok zarar görür.

Bu durum değisir mi yoksa sürer mi?

Şimdi en çok sorulan soruların başında bu var; “Sivil-asker ilişkileri bundan böyle hep bu şekilde mi devam eder? Yoksa ileride dengeler tekrar eskiye döner mi?”

Bu sorunun yanıtını bulabilmek aslında falcılık yeteneklerimizin gücüne bağlı... Yine de bir tahminde bulunalım:

 - Türkiye’de ekonomi bugünkü gibi büyümeyi sürdürür, işsizlik, yetersiz de olsa yavaş yavaş düşme eğiliminde devam ederse, sivil iktidarlar rahat bir hareket etme alanı bulurlar. Ekonomik istikrar hükümetlerin elini güçlendirir.

- Birbirleriyle anlaşamayan, sırf iktidar olabilmek için devleti paylaşarak yönetmeye kalkan eski koalisyon dönemleri geri gelmez, bunun yerine tek parti hükümetleri veya sağlıklı koalisyonlarla devam edilirse siyasi istikrar bozulmaz.

- Kürt Açılımı yeniden başlatılır ve sorunun çözümü için adımlar hızlandırılırsa rahatlama yaygınlaşır...

- Uluslararası konjonktür bugünkü gibi devam eder, Washington ve Brüksel’in askeri darbelere karşı duruşları sürerse sivillerin egemenliği artar.

Ancak bir olasılık var ki uykularımı kaçırıyor

Yukarıda saydığım olasılıkların tam aksi gerçekleşirse, işte o zaman gidiş değişebilir. Ülkenin istikrarını bozabilecek gelişmeler, güvenlik güçlerinin etkinliğini arttırır. Kamuoyu hemen askere döner. Bunun ötesinde, sivil iktidarlar da askeri davet etmek zorunda kalabilirler. Beni, irtica veya ülke içinde çıkabilecek kargaşa korkutmuyor. Tek olasılık var ki, düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Bunun başında da PKK terörünün bütün ülkeyi sarması geliyor. Bir yandan “özerklik” gibi, zamanlaması hiç hoşuma gitmeyen çağırılar öte yandan da ülkenin her yanını sarabilecek bir terör yangını uykularımı kaçırıyor. Terör olayları ile başa çıkabiliriz ancak asıl hepimizi korkutan bir Kürt-Türk çatışmasının başlaması. İşte bunun önünü alabilmek çok zor olur. Ülke hem kan, hem de tüm enerjisini kaybeder. Buna ben “Korku Senaryosu” adını veriyorum. Böyle bir olasılıkta zaten kimsenin etkinliği kalmaz. Bu durumlara düşmemek de bizim elimizde değil mi? Aklımızı kullanalım yeter.

Politikacı da pısırıklıktan ve kavgadan vazgeçmeli

Dikkat ettiyseniz, bu yazı dizisinde daha çok askerin kendini değiştirmesi gereği üzerinde durdum. Ancak, madalyonun bir de öbür yanı var. İktidarlar sanki çok mu masum? Hayır. Geçmişin iktidarları askere -Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın birer başkaldırısı dışında- hiçbir zaman “Yeter artık, görevinize bakın” diyemediler. Hiçbir zaman PKK terörüne karşı sorumluluk almak istemediler. Oy kaybettiren bir konu olduğu için sorunu askere ihale etmeyi tercih ettiler. Eğer asker protokolde seçilmişlerin önüne geçebildiyse, her uygar ülkedeki gibi, savunma bakanına bağlanmak yerine başbakan ve cumhurbaşkanına muhatap olduysa, bunun sorumlusu pısırık politikacılardır. Korkmuşlar ve biat etmişlerdir. Bugünün iktidarı ise, şimdiye kadar ne mesaj vermek istediğini ve asker ile nasıl bir ilişki kurmayı planladığını ortaya koymuştur. Bundan böyle yeni bir yaklaşım, yeni bir ilişki düzenine girilmesi gerekiyor. Unutmayalım ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bizi savunmakla görevlidir. Bizim ordumuzdur. Onun yerine başka bir ordu getiremeyiz. O zaman karşılıklı saldırıları bir yana bırakmalı ve belirli bir uzlaşı sağlamalıyız. AK Parti bundan böyle itişip kakışmak yerine, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kucaklamalıdır. Başbakan Erdoğan’ın veda ziyaretine gelen Org. Başbuğ’u kapıya kadar geçirip uğurlaması umarız bu yaklaşımın ilk işaretidir.

2