'Türk Lokumu' Nejla Ateş'in Hollywood'dan gecekonduya uzanan müthiş hikayesi...

a
a
Pazar, 03 Nisan 2011 - 00:20


'Türk Lokumu' Nejla Ateş'in Hollywood'dan gecekonduya uzanan müthiş hikayesi...

7 Mart 1927’de Romanya’nın Köstence şehrine bağlı Kanara kasabasında bir kız dünyaya geldi. Adını Naciye Batır koydular. 4 kız kardeşten biriydi Naciye. 5 yaşındayken, evden çıkıp yol yapım işçisi olan babasını görmeye gitti. Naciye tam oraya varınca, kayaları kırmak için dinamit patlatıldı. Babası kızını kurtarmak için üzerine kapandı, ağır yaralandı. Sonra da öldü. Naciye okula hiç gitmedi. Atatürk, Romanya’daki Tatar Türkleri’ni aldırıp Kırklareli- Vize’ye yerleştirdiğinde aralarında Tatar kızı Naciye de vardı. Annesi onu Anadoluhisarı’nda Cevat Kaptan’ların evine evlatlık verdi. Arka bahçede şarkılar söyler, danslar ederken “Çengi mi olacaksın?” diye azar işitirdi. 14 yaşında bir çorap fabrikasında işe girdi. Yoksuldular çok. Ama Naciye dans etmek istiyordu. Aldığı paranın bir kısmını eve veriyor, bir kısmını da biriktiriyordu. Biriktirdiği parayla Madam Ester’den dans dersi almaya başladı. Müthiş yetenekliydi. 17 yaşında artık mükemmel dans ediyordu. Akrobatik dans etmeyi öğrenip bir cambazhanede iş buldu. Adı burada Nejla Ateş oldu. Çok güzel dans ediyordu, Kıbrıs’tan teklif geldi, düşünmeden gitti.

Seral Cumalı

scumali@posta.com.tr

Paris’te dans yıldızı oldu

40’lı yılların ikinci yarısında ‘Tatar kızı’ artık dans yıldızıydı. Beyrut, Bağdat, Kahire ve Roma’dan sonra Paris’e gitti. Hayali Maurice Chevalier, Edith Piaf, Josephine Baker gibi büyük starların çıktığı ‘Casino de Paris’ adlı müzikholde dans etmekti. Bu hayali kurduğu günlerde Paris’te parasız ve aç kaldığında sahnede canlı hedefe bıçak atan bir göstericiye hedeflik yaptı. Hatta bir bıçak koluna saplandı ve kolundaki izini ölünceye kadar taşıdı. Ama bu durum fazla uzun sürmedi. 1951’de Nejla Ateş Casino de Paris’nin ‘Gay Paris’ adlı revüsünün başdansçısı idi. 22 yaşındaki Nejla Ateş gerçek bir dans yıldızıydı artık.

İlk ‘Türk Lokumu’

Nejla Ateş Parisliler’i egzotik şark dansıyla büyülüyordu. Daha sonra İnönü’nün damadı olacak olan Metin Toker de o yıllarda Paris’te Siyasal Bilgiler okuyordu. Bir yandan da yıllarca sürdürecek olan mesleği, gazeteciliği yapmaya başlamıştı. Nejla Ateş’in ününü o da duydu ve bu müthiş dansçıyla bir röportaj yaptı. Röportaj Yıldız Dergisi’nde yayınlandı. Metin Toker, Nejla Ateş’ten ‘Türk Lokumu’ (Turkish Delight) diye bahsetmişti. ‘Türk lokumu’, (Turkish Delight) ilk kez onun için kullanıldı. Nejla Ateş, Paris’in en ünlü eğlence yerlerinde Lido’da, Folies Bergere’de, Casino Pigalle’de sahnelenen revülerde dans etti. Edith Piaf’la tanıştı. O da yoksulluktan gelmişti; bu ortak yönleriydi. Dost oldular

Amerikan rüyası

Broadway’in ünlü bir yapımcısı onu seyretti ve 1954 sezonunda sahnelenecek olan Fanny Müzikali’nde oynamasını teklif etti. Bu arada Amerikalı bir artist organizatöründen o yıllarda Amerika- Miami’deki ünlü müzikhol Latin Quarter’da sahneye çıkması için teklif aldı. O da bir transatlantiğe atlayıp Amerika’nın yolunu tuttu.
Yılan gibi kıvrılarak dans eden bu kadın Amerikalılar’ın da sevgilisi oldu. Rüya gibgi dansıyla bir Amerikan rüyası gerçekleştirdi. Hollywood onu keşfetti. Rex Harrison’la 1955’te ‘Aslan Yürekli Rişar’ filminde oynadı. Ardından ‘Simbad’ın Oğlu’ filminde. Artık arkadaşları Hollywood starlarıydı. Marilyn Monroe’yu çok sevdi. Sonradan eşi olacak Özer Baysaling’e, sık sık kahve falı baktığı Marilyn’in aslında çok saf biri olduğunu anlatacaktı. Hatta Marilyn’in ona; “Biz babasız kızlarız, kaderimiz bu. Onun için her erkekte babamızı ararız ama bulamayız” dediğini.
Nejla Ateş’in Amerika serüveni yıllarca sürdü. Amerika’da altın anahtarlı Cadillac’ta, kürkler, mücevherler içinde dolaştı. Petrol kralı Abdullah Sheppard ile aşk yaşadı. Sheppard ona muhteşem bir yüzük taktı. Bu nişan yüzüğüydü. Ama sonu gelmedi.

Kumarda yok olan servet

Nejla 35 yaşına gelmişti. Las Vegas’ta dans ediyordu. 10 yıldır Amerika’da menajeri olan ve çok güvendiği Cuss Frankline takip ediyordu hesaplarını. Karısı Helen’le de çok yakındı Nejla. 3 senesi başka ülkelerde, 10 senesi Amerika’da geçen dans yaşamı boyunca biriktirdiği 1 milyon doları vardı. Bir gece menajer Cuss, Nejla’nın 1 milyon dolarını 48 saat kalkmadığı kumar masasında kaybetti. Sonra da tabancayı kafasına dayayıp intihar etti. Bunu öğrenen Nejla hemen bankaya koştu, 5 kuruş yoktu hesapta. Maliye 250 bin dolar borç çıkartmıştı üstelik. İşler de bıçak gibi kesildi.

Central Park’ta Nejla Ateş

heykeli Çok umutsuzdu, o behbaht günlerinde ünlü İtalyan heykeltraş Albino Marco vücudunun çok güzel olduğunu söyleyip bir heykelini yapmak istedi. Bu gururunu okşadı Nejla Ateş’in, onu hayata döndürdü. İki hafta poz verdi. Ama kuruması için atölyenin bahçesine konulan heykel çalındı. Hırsızlar heykeli daha fazla taşıyamayınca Central Park’a bırakıp ortadan kayboldular. Sabah Nejla’nın heykeline bakanlar trafiği felç etti, ortalık karıştı. Gazeteciler toplandı, Nejla gazetecilere heykel için nasıl poz verdiğini gösterdi. Ertesi gün gazeteler haberi verdi, Nejla Ateş’e teklifler yağmaya başladı. 10 sene sonra Broadway’e adını tekrar yazdırdı. Vergi borcunu ödedi, yeniden para kazanmaya ve biriktirmeye başladı. Ama artık Türkiye’ye dönmek istiyordu. 17 yıl vatandan ayrı kalmak yetmişti. 1968’de Türkiye’ye döndü. Hayatında yeni bir perde açıldı. Alkışlarla, aşklarla, acılarla, yoksulluklarla, hastalıklarla dolu bir perde...

Baysaling; gerçek soyadınız mı, sonradan mı aldınız?

Gerçek soyadım; Orta Asya’dan gelen bir kelime. Selamet için galip olan demek.

Necla Hanım’la nasıl tanışmıştınız?

14 yaşından beri spor yaparım. Hukuk Fakültesi’nde okurken talebelik yıllarımda akrobasiye merak sardım. Üniversiteli gençlerden oluşan Olimpikler adında bir akrobasi grubu kurduk. O zamanın ünlü menajeri Fethi Pehlivan, “Amerika’dan Nejla Hanım geldi, Kazablanka’daki şovunda ona eşlik eder misiniz?” dedi. 14 gün Hürriyet Gazetesi’nde hayatı yayınlanmıştı; Türkiye’ye gelişi müthiş karşılanmıştı ama ben bu teklife karşı çıktım. Kazablanka’da bir dansözle çıkacağız, onu havaya kaldıracağız, olacak iş değil. Cerrahpaşa’da büyüdük, serde o da var. Ama, “Dünyaca meşhur bir Türk sanatçısı, bu onurdur” diye çok ısrar ettiler ve bizi razı ettiler. Böylece Kazablanka’daki şovunda ona eşlik ettik.

İlk görüşte aşk mıydı?

Ben 23 yaşındaydım, o 38’di. Benden 14 yaş büyük ve bu denli şöhrete ulaşmış bir hanımla ilişki asla düşünmüyordum. Babam kaptandı, mütevazı bir ailemiz vardı, ben öğrenciydim. Hatta revüde başka hanımlar, Fransız dansçılar da vardı; “Aman hepsinden uzak duralım” diyorduk. Şov 2.5 ay sürdü, matineler geceden doluyordu.

Aşk ne zaman başladı?

Sıcak bir insandı. O zaman Türkçesi biraz bozuktu, İngilizce Türkçe karışımı konuşurdu. Sahnede Ma Griffe diye bir koku sürerdi. 4 erkektik ama dans sırasında nedense hep gelip bana sarılıyordu. Ma Griffe de vücuduma siniyordu. O kokuyla uyuyordum. Zamanla o kokunun bağımlısı olarak uyumaya başladım. Her biten, her başlayan günde o kokuyu arıyordum.

Ona ne zaman açıldınız?

Sonra turneye çıkıldı. Nazilli’deydik. Amerika’daki gibi büyük turneler olacak zannediyordu, ama turne iyi gitmiyordu. Hüsrana uğradı. Bir gün odasına beni çağırttı; gittim. Üzüntülüydü, “Nejla Hanım üzüntünüz mü var; ne yapabilirim?” dedim. “Çok büyük bir üzüntüm var” dedi. “Nedir sizi üzen şey?” dedim. “Çok yakınımda” dedi. Böylece ilk o açtı bana olan aşkını. Konya’ya geçtiğimizde de birbirimizin olduk. Ama önce Mevlana’ya gidip dua etti. Sonra da onun annesi, babası, oğlu, her şeyi oldum. 

Nejla Ateş Amerika’da şan, şöhret, para her şeyi yaşamışken, tanıştığınızda parasını kaybetmiş ve Türkiye’ye dönmek zorunda kalmış bir kadındı. Bunu nasıl kaldırabildi?

Bana; “Amerika’daki yaşamım bir şaşaa idi. Zaman zaman o sahneyi arıyorum. Ama bana her şeyi unutturdun, beni çok mutlu ettin. Ben senin hayatına kötü girdim” derdi.

Neden öyle diyordu? Çünkü ailem istemiyordu, babam kaptandı, Çin’den bile “Bıraktın mı o kadını” diye mektuplar yazıyordu. 15 yıl evlenemedik. Sanatçılar kötü de tanınıyor. Ama Nejla çok dürüsttü. Belki hayatına bir iki kişi girmiş, diğerleri reklam beraberliğiymiş. Oradaki yalnızlığından dolayı o da. Kalbi kırıktı. Bana hep “Senin hayatına maloldum” dedi.

Ama ayrılmadınız hiç galiba?

Ona bir seferinde “Amerika’ya git” dedim. Beni de serbest bırakmak açısından gitmeyi denedi. Çok harika bir kürkü, bir de nişanlandığı petrol kralının taktığı bir tektaş yüzüğü vardı. Tekrar Amerika’ya gitmek için onları sattı ama beni bırakamadı. O para da suyunu çekti. Bende de yok, talebeyim daha.

Nasıl geçindiniz?

Amerika’dan ablasına para gönderirmiş. Ablası da o paralarla Feriköy’de bir gecekondu yapmış. O gecekonduya, ablasının yanına taşındık. Elimizde bir de Nejla’nın para kazandığı dönemden kalma mobilyalar vardı. O gecekondunun bir odasına saray eşyaları gibi mobilyaları koyduk. Yatakta dönemiyorduk. Bir sene öyle yaşadık, yandaki oda kiradaydı, kiracı çıkınca oraya taşındık. Tuvalet dışarıdaydı. Kar yağar, köpekler havlar o koşullarda tuvalete giderdik. Çeşmeden su taşırdım. Böyle acı günler de yaşadık.

O şaşaadan sonra gecekondudaki bu hayatı yaşarken zorlanmıyor muydu?

Zordu tabii. Nejla’nın 15 senelik Amerika yaşamı filmin birinci yarısı. Ama antraktan sonra ikinci yarısı La Dame aux Camelias’ya (Kamelyalı Kadın) taş çıkartacak bir dram. Korkunç sıkıntılar. Bir yandan ailemle uğraşıyorum, bir yandan parasızlık. Nejla artık çalışmıyordu; bitmişti. Ben öğrenciyim.

O kadar para kazanmış ve 5 kuruşu kalmamış mıydı?

Kalmamıştı. O arada kaçak alınan elektrik ışığında hukuk fakültesini bitirdim. Avukatlığa başladım, Feneryolu’nda Spor Salonu açtım, iki taraftan da gelirim oldu. Göztepe’de bir daire, araba, bir yazlık aldım. Bu arada Türkiye’de vücut geliştirmeyi ilk ben başlattım. Şampiyonlar yetiştirdim. Arnold Schwarzenegger beni Amerika’ya davet etti. Nejla çocuklar gibi sevindi.

Gittiniz mi?

Birlikte gittik, orada bana daha önce sahneye çıktığı yerleri göstermek istedi. Latin Quarter’a gittik; kapanmış. Nejla üzüldü. Frank Sinatra ve Nat King Cole’le çalıştığı Metropol Cafe’ye götürdü. O duruyordu ama topless kızlar oynuyordu. Orada yaşlı bir adama yaklaştı; “Beni tanıdın mı Joe?” dedi. Joe, baktı, “Nejla” diye sarıldı. Joe, “Nerede o sanat, şimdi sanat dedikleri bu göğüsleri çıplak kızlar” deyince ağlamaya başladı Nejla. O zamanlar kaldığı Waldorf Astoria otelini gösterdi bana. Hiç okumamamış bir insan nerelerden nerelere gelmiş! Ama ondan sonraki bölümü gecekondular, fırtınalar...

Sonra neler oldu?

Belçika’da Brugge’de Avrupa Şampiyonası’na gitmiştim. Paris’te oturan bir müvekkilem beni davet etti, Paris’e geçtim. O hanım beni bırakmak istemedi, pasaportumu sakladı, bana ev açtı.

O dönem Nejla Hanım’dan ayrı mıydınız?

Nejla İstanbul’daydı. Ben Paris’te keyif sürüyordum. O sırada annem ölmüş, ama Nejla beni döndürmek için bunu koz olarak kullanmadı. Telefonlaştığım halde, “Annen öldü gel” demedi.

Başka bir kadınla yaşamaya başladığınıza göre Nejla Hanım’a duyduğunuz aşk bitmişti?

Aşk mı, bağımlılık mı, acımak mı bilmiyorum. Çok kıskançtı, o günlerde bunalıyordum. Bakışlarımdan, her hareketimden mana çıkarıyordu. Çok krizlerimiz, sıkıntılarımız oluyordu. Avrupa Şampiyonası takımı döndüğünde Nejla havaalanına beni karşılamaya gelmiş. Ben uçaktan çıkmayınca yığılıp kalmış. Çok acı çekmiş. Ama sonra anladım ki aşkım yine Nejla. Bir ay sonra geri döndüm.

Sizi nasıl karşıladı?

Yürüyemiyordu. Üzüntüden yememiş içmemiş; 48 kiloya düşmüştü.

Sizi çok seviyordu demek! Hastalıklı bir aşk ya da aşkın yücesi diyebilirsiniz.

Sıradışı bir aşktı bizimki.

Ne zaman evlendiniz?

Annem öldükten sonra bir gün babam, “Evladım sana geleceğim ve o hanımdan özür dileyeceğim” dedi. 15 sene ben kahır çektim, acı çektim. Ve babam 15 sene sonra geldi, “Özür diliyorum kızım” dedi. Nejla da babamın dizine kapandı ağladı; “Haklısınız karşı çıkmakta, ama ben de sizin evladınızı sevdim” dedi. Ve Nejla aylarca babama da baktı. Sonra babam, “Size yük olmak istemiyorum” dedi, ayrıldı evden. Babamdan icazet alınca da evlendik. Evlendiğimizde Necla 54, ben 39 yaşındaydım.

Sonra hayatınız nasıl oldu?

Benim işim, bir kazancım vardı, iyi durumdaydık. Ama Nejla karaciğer kanserine yakalandı. Son 5 senesi kanserle mücadele ile geçti.

Nasıl karşıladı hastalığını?

Bana teslim oldu. Doktor, “Ameliyatta ölme şansı yüzde 80, kurtulursa da yaşama şansı 6 ay” dedi. “Ameliyatı yapın” dedim. Ona çok iyi baktım, sporculara verdiğim destek vitaminleri verdim. Beş sene yaşadı. 19 Eylül 1995’te ruhunu teslim etti. Ama dedikleri gibi Cahide Sonku gibi perişan ölmedi. Nejla’yı yaşatmak için yazlık evi ve arabayı sattım ama yazıhanem, spor salonum işliyordu. Yaşamının son 6 ayında Allah’tan SSK emekliliğimi almıştım, artık param da bittiği için özel hastanelerde değil SSK’da tedavisi sürdü. Son kuruşuna kadar helal olsun. Belki de bana Tanrı ona bu hizmeti yapma görevi vermişti.

Sizin yaşamınız sonra nasıl oldu?

Nejla’ya olan sevgim öyle bir sevgiydi ki, daha sonra iki kez evlenmiş olsam da o sevgiyi arar oldum. 4 ay oldu son eşimden boşanalı. Beş sene evvel de ben lenf kanserine yakalandım; ama atlattım. Hayata tutunmaya çalışıyorum...

Bu yazı 27 Mart 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır

4