Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

'Türkiye, AB'nin tüm isteklerine yanıt vermeli'

Pazartesi, 10 Mayıs 2010 - 05:00

Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Türkiye ziyareti öncesi Paris’te sorularımı yanıtladı. İşte benim sorularım ve onun verdiği cevaplar...

MEHMET ALİ BRAND: Siz, Avrupa Konseyi’nin 17 Aralık 2004 tarihli toplantısında, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda Ankara’ya taahhütte bulunan devlet ve hükümet başkanları arasında bulunuyordunuz. Orada neler oldu? Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine kişisel olarak niçin olumlu bakıyordunuz?

JACQUES CHIRAC: Öncelikle, 2004 yılından bu yana ülkenize gerçekleştirmekte olduğum bu ilk ziyaret dolayısıyla, Türkiye’yi ve Fransa dostu büyük Türk halkını saygıyla selamlamak istiyorum. 2004 yılı aralık ayında, AB’ye üye ülkeler, Türkiye ile üyelik müzakerelerini başlatmaya karar verdiler. 25 devlet ve hükümet başkanının oybirliğiyle aldıkları bu karar, Türkiye’nin, kendini reforme etme ve tüm Avrupalılar tarafından paylaşılan değerlere ve ilkelere yakınlaşma yolunda katettiği mesafenin büyüklüğünü ortaya koyuyordu. Ortaklarımız gibi ben de, ekonomik ve siyasi planda daha geniş bir birliğin kendini gerçekleştirebilmesi için, bu müzakereleri başlatmanın Avrupa’nın menfaatine olduğunu düşünüyordum. AB ile bu büyük ülke arasındaki bağların mümkün olduğunca sıkı olmaları, bence, kıtadaki barış ve istikrar için gerekli şartlardan biridir.

M.A.B.: 6 yıl sonrasında ise, Avrupa’nın ağır topları imtiyazlı bir ortaklığı savunuyorlar. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusundaki genel anlayış son derece karamsar. Bu noktaya nasıl gelindi?

J.C.: Müzakere süreci kaçınılmaz olarak uzun olacak. Müzakereler başladığında, ki herkes bunu daha 2004 yılında biliyordu, bu sürecin olasılıkla 10 veya 15 yıl süreceğini ve sonucun ne olacağını önceden söyleyemeyeceğimizi belirtmiştim. Bugün müzakereler engellere ve özellikle de Ankara protokolünün uygulanmamasına rağmen sürüyor. Türkiye’ye düşen, AB’nin tüm isteklerine, ki bunların çok talepkâr olduklarını biliyorum, yanıt vermektir. Türkiye’nin, diğer tüm adaylarla aynı şartlara tabi olduğunu hatırlatmak isterim. Yalnızca Türkiye’ye dayatılan özel şartlar söz konusu değildir.

M.A.B.: Bazı Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunu referanduma sunmayı öngörüyorlar. Böylesi bir istisnai önlem niçin masaya sürüldü? Yoksa bu, Avrupa ülkelerinin kamuoylarının dikkatine sunulan bir mesaj mıydı?

J.C.: Fransa ile ilgili olarak, Avrupa Birliği’ne her yeni aday ülke üyeliğinin bir referandumla karara bağlanmasını öngören bir hükmü Anayasa’ya koydurmuştum. Her büyük kararın önceden geniş çapta tartışılması gerektiğine inanıyorum. AB’nin Türkiye veya herhangi bir başka ülkenin üyeliği ile genişlemesi bu büyük kararlardan biridir. Dolayısıyla, eğer hükümetlerimiz ile Avrupalı yurttaşlar arasında bir uçurumun açılmasını istemiyorsak bu karar da tartışılmalıdır.

M.A.B.: Sizce, Türklerin Müslüman kimliği, en geniş Avrupa kamuoyunun önyargılarında ve/veya Avrupalı politikacıların tutumlarında önemli bir yer tutuyor mu? Türkiye bu imaj sorununu nasıl aşabilir?

J.C.: Türklerin çok büyük bir çoğunlukla İslam inancında olmalarının sözünü ettiğiniz bu varsayılan önyargılarla ilgisi var mıdır? Sanmıyorum. Asıl sorun, daha ziyade Türkiye’nin büyüklüğünde, nüfusunun çokluğunda, tek kelimeyle boyutlarında ve Avrupa Birliği’ne üye olmasının ne anlama geleceğindedir. İmajıyla ilgili olarak Türkiye, sanırım şimdiden bu büyük ülkeye bakışımızı değiştirecek çarelerin ne olabileceklerini son derece ciddi şekilde düşünmeye başladı. Benim, daha 2006 yılında gerçekleştirilmesi kararını bizzat aldığım Fransa’daki Türkiye Mevsimi, Türkiye’ye kendini en iyi haliyle tanıtmak için olağanüstü bir fırsat oldu. Dolayısıyla, bu iddialı projenin dün kendileriyle buluşmaktan büyük mutluluk duyduğum Cumhurbaşkanınız ve Başbakanınıza Fransa’ya resmi ziyaret gerçekleştirmeleri fırsatı vermiş olmasından büyük sevinç duyuyorum.


M.A.B.: Avrupa’daki Müslüman kökenli toplulukların kimliği konusu Avrupalı ülkelerin gündeminde yer alıyor. Sizce, halihazırda devam eden iç tartışmalar, Avrupa’nın Türkiye algısı üzerinde negatif bir etki yapabilir mi?

J.C.: Biz, Müslüman toplulukların ülkemizde en iyi şekilde entegre olmalarına daima büyük önem veriyoruz. Fransız toplumu, tarihi boyunca ev sahipliği yaptığı tüm toplulukların kimlikleriyle zenginleşmiştir. Cemaatçilik hiçbir zaman Fransa’nın seçtiği bir şey olmamıştır. Bu, Fransa’nın tarihine, geleneklerine ve kültürüne ters düşmektedir. Bildiğiniz üzere Fransa laik bir ülke. Laiklik, ortak değerler olan saygı, hoşgörü ve diyalog üzerine kurulu cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer alıyor. İslam dininin topraklarımız üzerindeki geçmişi uzun olmasa da, ülkemizde mevcut diğer büyük dinler arasında önemli bir yere sahip. Dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle oluşturulmuş Fransız İslam Konseyi’ni (CFCM) kuran ilk kişi oldum. Bu kurum, laiklik ilkesine saygı çerçevesinde, Fransız devleti ile İslam dini arasındaki ilişkileri düzenlemeyi sağlıyor. Fransa Müslümanları, dini ibadetlerini saygınlık ve sükunet içinde gerçekleştirmelerini sağlayan ibadet mekanlarına sahipler.