Türkiye, yeni iş yaratmak için 'sıfır yatırım' çekmeli

Salı, 06 Ekim 2009 - 05:00

Türkiye’nin, hızla büyümesi, 4 milyona yaklaşan işsizlerine iş yaratması ve her yıl iş gücüne katılan 500 bine yakın gence umut vermesi gerekiyor. Bunun yolu büyük ölçüde özel sektör yatırımlarından geçiyor. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan dinlemiştim. Kamu yatırımları ile özelin büyümeye etkisi arasında dağlar kadar fark var.

Yatırımlardaki artışın yüzde 10 olması kamuda yüzde 1, özelde ise yüzde 6-8 oranında büyümeye katkıda bulunuyor. Ancak, özel sektörün gücü belli... Büyümenin devamı için yabancı sermayeye ihtiyaç var. Satın alma ve birleşmeleri küçümsemek istemem.

Ancak, Türkiye’nin artık ‘fabrika’ yatırımına, ‘Greenfield’ denilen türden yatırımlara ihtiyacı var. Yabancı gelecek, kazmayı vuracak, yeni fabrika, yeni market, yeni inşaat yatırımları yapacak. Örneğin, bir ambalaj tesisini alıyorsunuz. 500 çalışanı var. Yeni yatırımlarla ona belli sayıda istihdam katabiliyorsunuz.

Oysa, yeni fabrika, yeni 500 kişinin iş bulması anlamına geliyor. Yabancı sermaye dünya ekonomisinin en büyük itici güçlerinden biri... 2009’un ilk 6 ay sonu itibarıyla yabancı sermaye stokunun 14.5 trilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyor.
Bu rakamın 1990’da 1.9, 2000’de 5.7 trilyon dolar olduğu göz önüne alınırsa, gelişmenin boyutu daha iyi ortaya çıkıyor. Türkiye’de ise yabancı sermaye stoku 11.1 milyar dolardan 69.4 milyar dolara ulaşmış. Gelinen mesafe iyi, ancak büyük fotoğrafın içinde çok küçük kaldığı da bir gerçek...

Yabancı sermaye ülkelere iki şekilde gidiyor: Birincisi, satın alma ve birleşme yoluyla... İkinci ve daha değerli olanı ise sıfırdan yatırım şeklinde... Türkiye bu tip yabancı sermaye çekmekte çok başarılı değil. Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı Başkanı Alpaslan Korkmaz’ın bu konuda çabaları var, bazı yatırımları da çekmeyi başardı.Ancak, henüz yolun başındayız.

HENÜZ ÇOK GERİDEYİZ
Dünyada gerçekleştirilen ‘Greenfield’ yatırım projesi sayısı 2004 yılında 10 bin düzeyinde iken, 2008 yılının sonunda 15 bin 551’e ulaştı. 2009 yılının ilk 3 ayında ise sadece 3 bin 363 proje gerçekleştirildi. Sıfırdan yatırımlar dünyada 2007 yılında 947 milyar dolara ulaşmış, 2008’de ise 1 trilyon doları geçmişti. 2008’de yaratılan istihdam ise 4 milyon kişiyi buldu.
Birleşmiş Milletler’in bir araştırmasında, krizden daha çok satın almaların etkilendiği, ‘sıfırdan’ yatırımların ise yoluna devam ettiğine dikkat çekilmişti. Bu pastadan en büyük payı Çin, ABD ve Hindistan gibi ülkeler alıyor. Çin’in payı yüzde 10, ABD yüzde 7, Hindistan yüzde 5 düzeyinde paya sahip.
Türkiye ise 2004 yılında 67 proje çekmiş, 2008 yılında bunu 169’a ulaştırmış.İlk 3 ayda 36 ‘sıfırdan proje’ almış. Eğer bu kadar işsize iş yaratmak ve hızlı büyümek istiyorsak, bu pastadan daha fazla pay almak gerekiyor.

 'ANADOLU KAPLANLARI' NEREDE HATA YAPIYOR?

Geçen hafta Denizli’nin önde gelen işadamlarından, DEBA’nın (Denizli Basma ve Boya Sanayi) patronu Esat Sivri’nin şu sözleri çok konuşuldu: “Anadolu kaplanı değil, Anadolu eşekleri olduk. Eşek gibi çalıştık ama yine de battık.” Böyle düşünen işadamı sayısı aslında az değil.
Gerçekten kriz kurbanı olanları bir kenara bıraktığımızda, ciddi sayıda şirketin de kötü yönetim kurbanı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İyi günlerinde, ‘Ben başardım’ diyenlerin, basiretli tüccar gibi davranıp, kötü günlere de hazırlıklı olmaları, risklerini iyi yönetmeleri gerekiyor. Bu noktada işadamlarının ‘eşek’ gibi çalışmaktansa, liderlik yapmalarına, şirketlerini iyi yönetmelerine ihtiyaç var.

Hükümeti suçlamakla, hatayı başkasında aramakla bir yere varılmıyor. Kafa değiştirmekte, yeni bir anlayışı benimsemelerinde yarar var. Bence bunun yolu da en azından şu konulara odaklanmaktan geçiyor:
1. Çok çalışmak yerine, etkin çalışmayı benimsesinler. İhtiyaç olan güçlü liderliktir.
2. Şirketin büyüklüğüne göre genel müdür, güçlü bir CFO (mali işler direktörü) ve profesyonel kadrolar oluştursunlar.
3. Çok büyük şirketler, İstanbul’dan deneyimli yöneticiler, olmadı danışmanlar transfer etsinler.
4. Yöneticilerine yetki versinler. Sıradan bir işçinin alım kararıyla uğraşmasınlar.
5. Risk yönetiminin kaçınılmaz olduğunu anlasınlar. Milyonlarca dolarlık ihracatın riskini kendi başlarına yönetmekle yetinmesinler.
6. Büyüme hastalığına yakalanıp, tamamen borca yüklenme hatasına düşmesinler.
7. Son olarak, örneğin, 100 milyon dolara ulaşan şirketini, 1 milyon dolarmış gibi yönetmeye kalkışmasınlar.