www.posta.com.tr
  • Açılış sayfam yap
  • Üye Girişi
  • Canlı Skor
  • RSS
  • Mobil
  • ALTIN88,5750 %-0,58
  • BIST72391 %-1,06
  • EURO2,9505 %-0,87
  • USD2,1355 %-0,70

Rakı içmek nostalji olmasın

16 Eylül 2012
Yazı Boyutu:

Arada bir yaşanan hoşluklardan da bahsetmeliyim. Önceki akşam Hafta Sonu ve Mey İçki Yeni Rakı’nın birlikte düzenlediği 1950’li yılların nostalji gecesine katıldım. Yakında rakı da, içki içmek de nostalji olabilir, “çerez yiyip alkollü içecekleriyle boğaza karşı oturmak” da suç sayıldığından; içebiliyorken içelim dedik!



Hilton Oteli’nin balo salonu, gazino atmosferine dönüştürülmüş, bahçede 50’li yılların birbirinden şık otomobilleri, Hafta Sonu arşivlerinden derlenmiş sayfalar, Ajda Pekkan, yıllar içinde nasıl da güzelleşmiş ve sahnede Muazzez Ersoy! Muazzez Hanım’ın adını Muazzez Abacı ve Bülent Ersoy’u karıştırarak yaptığını söylerler. Beyaz tuvaleti, işveli sahnesi okuduğu Türk sanat musikisi eserleriyle pek hoştu! Biz de biliyormuşuz yani, bayağı eşlik ettik. Rakımızı içip mezelerimizi yedik, davaları, başbakanın “Onların eline dosyalar veriliyor, onu yazıyorlar” dediğini filan unuttuk, stres attık.

Memleketin halleri

Bu suçlamayı ben de yapıyorum ama onun kastettikleri değil, başkaları için! Yani görüyorsunuz, ağız tadıyla bir rakı gecesi bile yazamıyorum artık, oysa arkadaşlar öyle hazırlanmıştı ki, perdeye yansıtmayla Zeki Müren’i bile çıkarttılar da Muazzez Hanım’la düet yaptırdılar. Yeni Rakı’nın şişesini de eski örneklerinden esinlenip yeniden yapmışlar. Şişesine çok bayılmadım ama içindeki güzeldi. Neşeden ve kederden rakı içebileceğimiz günlerimiz çok olsun diyorum. 

Araf, bir Yeşim Ustaoğlu filmi

Kasabada yaşanan iç sıkıntısı, kasabalı gençlerin televizyonda gördükleri renkli dünyayla yaşadıkları gri gerçek arasında sıkışıp kalmışlıkları, son dönem sinemacıların vazgeçemediği konu. Yeşim Ustaoğlu’nun ARAF’ı da, aynen öyle! Pandora’nın Kutusu’nu da sevmiştim, Bulutları Beklerken’i de. Araf’ı yazmayı ve çekmeyi, Pandora’nın Kutusu’nu çekerken düşünmüş zaten. Yol üstünde bir benzin istasyonunda 24 saat vardiyalı çalışan iki genç, tüm kasabalı gençler gibi, buradan kaçıp gitmeyi düşler hep. Sanki çıkıp gittikleri dünya ve büyük şehir, onlara ille de çok renkli bir gelecek vaad ediyormuş gibi.

Oyunculuk senaryoyu kurtarıyor

Hava soğuk ve gri, iş yaşamı acımasız, ev atmosferi ise çok daha gerilerde kalmış, sevgisiz, iletişimsiz. Bu hayatın içinde aşka, mutluluğa izin var mı? O da gelir geçer ve çok acıtır. Buraya kadar çok klişeydi. Bundan sonrası daha değişik. Zehra’nın yaşadığı korkunç dram, klişeler içinde kalsa daha da kanlı biter, Olgun’un başına daha kötü şeyler gelir ve kamyon şöförü Mahur da çekip gitmez sanki. Ben şahsen, az diyaloglu, bir tür sessiz film tadında sinema sevmiyorum. Ama iki gencin, Neslihan Atagül ve Barış Hacıhan’ın, oyunculukları çok ustaca. Nihal Yalçın yine döktürüyor, Özcan Deniz keşke iki satır daha konuşsaydı. Ötesi, ruh karartıcı, ülke gerçekleri gibi!

Öyküleri kendilerinden değerli


“Mücevher üzerinden tarihi okumak” diye tanımlamış Gül İrepoğlu, Osmanlı Saray Mücevherleri üzerine yaptığı çalışmayı. Osmanlı İmparatorluğu’nda mücevher dünyasını, padişahın, sultanların, saray ahalisinin mücevherlerini ve mücevherlerin hikayelerini anlatırken bu renkli taşların dünyasında kendinizi kaybediyorsunuz. Gül İrepoğlu, Osmanlı mücevheriyle uğraşmaya 16 yıl önce başladı. Konferans, makaleler, araştırmaların ardından böyle kapsamlı bir kitabın gelmesi beklenen, dahası özlenen bir sondu. Yazar, mücevherleri anlatırken romancı kimliğini de sindirmeyip o taşlara can verip öyküler yazınca, ortaya sadece bilimsel bir çalışma değil, bir masal dünyası çıkmış. Tabii asıl o mücevherlerin fotoğraflarına bakınca dalıp gidiyor insan ve neyseki yayıncı masraftan kaçınmamış da birbirinden güzel fotoğraflarla hikayesini okuduğunuz mücevherleri görebiliyorsunuz.

Büyük prodüksiyon

Yayıncı deyince kitaba katkıda bulunan bu dev kadroyu bir araya getirmek, arşivleri açtırmak ve 350 sayfalık dev boyutlardaki kitabın Türkçe İngilizce baskılarını aynı anda hazır etmek gibi büyük bir işin altına giren grup BKG, Bilkent Kültür Girişimi; aynı zamanda bütün müze girişlerindeki dükkanları da işleten ve hediyelik eşya üretip satan grup. Dolayısıyla bu kitap oralarda da Türk ve yabancı okurların ilgisine sunulacak, dahası bazı mücevherlerin replikaları da (bire bir benzerleri) da satışa sunulacak. Kitapta tabii ki ünlü Topkapı hançeri, at süslemeleri, sorguçlar var. Birbirinden güzel hikayeler içinde en çok ilgimi çeken, mücevherlerin padişahın yani devletin malı olmasıydı. Bir sultana hediye edilen mücevherler o ölünce hazineye geri dönermiş! Ve o hazine bu yüzden bugüne kadar gelebilmiş, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulduğu ve beş kuruşa muhtaç olunduğu günlerde bile bir altınına dokunulmamış. Bugün insanlık mirası olarak sergilenmesini bu anlayışa borçluyuz. Kaşıkçı elmasının öyküsünü okumak için bile kitaba bakmaya değer!


Kızlar şortlarını giydi!

Bu yaza damgasını vuran en cesur hareket neydi? Cevapları alalım! Ben söylüyorum: Genç kızların mini şortu! Üstelik de öyle deniz kenarında, Bodrum’da, Çeşme’de değil, metroda, otobüste, sokakta, İstanbul’da her yerde. Şort giymeyi en çok ABD’liler sever. Yaz kış, şort giyerler, hatta üstte kürk ceket, altta şort görmüşlüğüm var. Bizde bu yaz vitrinlere çıkınca, yok giyemezler demiştim. Cesaret edemezler, rahatsız edilirler. Giydiler! Kızlar, bacakları güzelmiş, değilmiş, popoları büyükmüş, küçükmüş, hiç aldırmadan giydiler şortlarını ve herhalde millet de alıştı ki, üçüncü sayfa haberlerine yansımış bir rezillik yok. Ben karşı çıkıyordum önceleri, oğlum da beni tutuculuk hatta sapıklıkla bile suçluyordu. “Ben rahatsız olmuyorum, o kızları, o gençleri sokaktaki odunlar rahatsız eder, onun için korkuyorum”, diyordum; hatta kız arkadaşının da şort giymesinden ürküyordum, hem onu, hem bir sokak kavgasının ortasında kalır mı diye oğlumu düşündüğümden. Çok şükür, yaz bitiyor, sorun yok. Havalar soğuyunca,

 

BU HABERİ PAYLAŞ