Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

TV ekranı aslında bizim aynamız!

Pazar, 06 Eylül 2009 - 10:25

Bu hafta denk geldi, akşamları evde oturup televizyon izledim. Hem de artık içime fenalık getiren o hep aynı yüzlerin aynı sesle aynı fikirleri tartışıp durduğu Türk-Kürt-Ermeni- Arap-Rum açılımlarını irdeleyen haber programlarını değil, basbayağı dizi izledim, dizi! Zaten gökte mehtap tepsi gibi, hava latif, Eylül en sevdiğim aydır, nedense beni romantik yapan, (sanki başka zamanlarda değilmişim gibi, bütün kadınlar romantik aslında!) canım ciddi takılmak istemiyor. İşte izlediğim dört dizinin karşılaştırması: Reklam araları çabuk bitse diye heyecanla beklediğim dizi Es Es oldu! Tamam ilk bölüm değil dördüncüsüymüş ama ben ilk kez seyrediyorum. Senaryo beni nasıl aldı götürdü anlatamam. Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’nde geçiyor. Farklı yerlerden, sınıflardan, katmanlardan okumaya gelen gençler ve hepsinin farklı öyküsü aynı kazanda pişiyor. Aralarındaki ilişkiler çok çekici ve nihayet değişik bir konu. Oyuncular iyi, hele Ahmet Rıfat Şungar gibi gençler! Tabii bir de Derya Alabora anne rolünde, Erdal Beşikçioğlu baba rolünde, malı götürüyor. Zaten dizilerde bu dengeyi çok iyi tutturuyorlar. Tıpkı Aşk-ı Memnu’da Nebahat Çehre, Selçuk Yöntem’in oynaması gibi başrollerde gençler var elbette, ama karakter oyuncuları yılların asları olunca oyuna da bir kalite ve ağırlık geliyor, tıpkı Unutulmaz’da Ahmet Uz ve Aliye Uzunatağan, Deniz Gökçer’in olduğu gibi. Haftanın beni çarpan ikinci dizisi Orhan Kemal’in eserinden uyarlanan Hanımın Çiftliği oldu.

Aşk olmadan dizi olmaz

Dönem filmi, dizisi yapmak zor ve masraflı bir iş. Kanal D, Hanımın Çiftliği’nde kesenin ağzını açmış. Faytonlar, arabalar, çiftlik, kıyafetler, detaylar yakın tarih kokuyor. Nereden nereye geldiğimizi, pardon nasıl da geri gittiğimizi gözümüze sokuyor! Sıkı mı şimdi fabrika işçisi kız, kolsuz elbiseyle sevgilisiyle buluşmaya gitsin? Başı türbanlı olur, saçı bile görünmezdi bir kere! Hele o fabrika sahnelerinde ben yine Orhan Kemal’in aynı adlı romanından Erden Kıral’ın 1979’da çektiği ama yasaklandığı için göremediğimiz ve yıllar sonra yeniden hayata döndürüldüğü için buruk bir lezzetle seyrettiğimiz Bereketli Topraklar Üzerinde’nin tadını aldım! Hanımın Çifliği’nde de Özgü Namal pırıl pırıl parlıyor. Gazete dedikodularında Kara Melek ve Aliye dizisiyle hayatımıza giren Sanem Çelik’in fiyatını düşürdüğü halde pek yeni teklif almadığını okudum bu arada. Dizi yönetmeniyle bir arada fotoğrafları çıkmış, kızcağız canını Amerikalara atmıştı ya hani. Çocuklarının peşinden koşan anne imajını yönetmeniyle öpüşürken zedelediği için! Tamam, biraz safız. Tamam fena halde muhafazakarız. Ama onlar oyuncu canım! Neyse rolleri, onu oynuyorlar, özel hayatlarında da öyle olmak zorunda değiller. Geçtim toplumsal baskıyı, mahalle baskısını, bu şöhretler üzerindeki baskı artık kurumsal olmaya başlıyor. Mesela Deniz Seki, artık herkes biliyor ki, uyuşturucu yüzünden değil, evli bir adamla ortalıkta aşk yaşadı diye bir tür yargısız infaza tabi tutuluyor, aylardır mahkemeye çıkmadan tutukluluğu sürüyor, burnu sürtsün keratanın kıvamında. Mesele uyuşturucu olsa Hüsnü de içeride olurdu değil mi ama? Ama Aşk-ı Memnu’daki yasak aşk hikayesini izleyeceğiz diye soluklar tutuluyor, akrabalara iftara gidilmiyor, evde ekranın başına kilitleniliyor!

Kabe binalarla kapanmış!

Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın Umre izlenimlerinin en azından Serdar Turgut ve Selahattin Duman’a bir aylık malzeme çıkaracağını yazmıştı bir meslektaş, sadece onlara mı, Ertuğrul Özkök yazarları diye bir kategori var meslekte, hepsine, hepsine, bana bile ikinci yazıyı yazdırıyor bu izlenimler, pardon bu kez fotoğraflar. Sebati Karakurt’un fotoğraflarında beni çarpan, Kabe’nin etrafını çeviren kuleler, binalar, hele Ertuğrul Özkök’ün kaldığı Zem Zem Towers! Oysa Ali Bulaç ve Ahmet Hakan gibi konuya vakıf yazarlar, Kabe bölgesinin dokunulmazlığından bahsediyor sık sık. Bu mu dokunulmazlık, bu mu dini mekana saygı, bu mu şehircilik? Dünyadaki milyonlarca Müslümanın en çok saygı duyduğu mekanın etrafı “towers” kulelerle mi çevrili olmalıydı? Kabe manzaralı otel mi olur canım, insan isyan ediyor! Orada pek çok yapı yıkıldı. Yerlerine yenisi yapılsın diye, hatta Kralın sarayı bile Zem Zem Towers’a taşındı. Oysa yapılması gereken, o kutsal mekanın etrafının, çook uzaklardan bile görülebilecek bir biçimde açılması, boş bırakılmasıydı. Kabe’nin etrafının büyük yeşil alanlar, yürüme mekanlarıyla yapılaşmadan arındırılması, mekanın ulviliğini de ortaya çıkarırdı. Şimdi ortada kaybolmuş, gitmiş. Bir de gözlemlerde şuna katılmıyorum: Kabe’de bir karıncaya bile kötü muamele edilmezmiş. Üzerimde siyah çarşaf olduğu halde tavafa katılmıyor, bir köşede resmi heyeti bekliyorum diye din polisi tarafından gözaltına alınmaya kalkışılmış, itilip kakılmış ve El Ezher’de okuyan Türk öğrenciler sayesinde kurtulmuştum ellerinden! Tabii herkesin yaşadığı deneyim farklı oluyor...