Ütopyasız yazar, hedefsiz ok gibidir

Edebiyatımızın ‘arı’ yazarlarından Necati Güngör’ün Günışığı Kitaplığı’ndan yeni bir kitabı yayımlandı: ‘Bir Hikâye Yaz İçinde İnsan Olsun’. Kitapla ilgili merak edilenleri yazarıyla konuştuk 
 

Ütopyasız yazar, hedefsiz ok gibidir
Adil İZCİ
 
 
Bu öyküleri, bir sorumluluk duygusuyla yazdığınızı sanıyorum. Doğru bir yargıysa bu,
neyin/nelerin sorumluluğuyla yazdınız?
 
Evet, doğru bir saptama, haklısınız. Bir sorumluluk duygusuyla, belirgin bir kaygıyla yazıldı bu hikâyeler… Aynı sorumluluk duygusunu Ömer Seyfettin’de de görmez miyiz? Birinci Dünya Savaşı sonunda toplumun morali çöküntüye uğrar. Kişisel yaşamında da moral bozukluğu içindedir Ömer Seyfettin. Buna karşın, yazar olarak topluma moral verme kaygısı taşır. Bu bilinçle, toplumun moralini düzeltecek hikâyeler yazıp yayımlar. Örneğin “Diyet” ve “Pembe İncili Kaftan” gibi hikâyeleri, yazarın bu moral aşılama çabasının ürünleridir.

“Bir Hikâye Yaz, İçinde İnsan Olsun” adlı kitabımda toplanan hikâyelerim de böyle bir kaygının ürünü… Üstelik hikâyelerimin konuları, toplumun günlük yaşamı içinde kaynayıp giden olgulardan derlenmiştir. Haber bültenlerinde rastladığım kimi olayları alıp işledim. Ya da bir arkadaşımın anlattığı yaşanmış bir olayı hikâyeleştirdim. Bir anlamda, toplumdan aldığımı topluma yansıtmaya çalıştım. Bunu yaparken “yazar muhayyilesi” denen, olayı kurgulama olanaklarını kullandım. Toplumda alttan alta yaşayagelen kimi insani değerlerin su yüzüne çıkmasını sağladığımı sanıyorum.


Yaşamın içindeki güzel, erdemli, duygulandırıcı, düşündürücü olaylar, benim yazdığım on hikâyeden ibaret de değil. Benzer birçok güzelliğin her gün yaşandığını biliyoruz elbet. Biz yazarlar, bu güzelliklere sırtımızı dönemeyiz. Ben kendi payıma düşeni yapmaya çalıştım. Umarım başarmışımdır.
 
Bugünkü hayatların ve insanların böylesi bir kitap yazmanızda payı nedir? Artalanda birtakım tepkilerin, memnuniyetsizliklerin etkisi olabilir mi? Olabilirse, nelerdir onlar?
 
Söz konusu hikâyeler elbette bir tepki anlamı da içeriyor? Neye karşı tepki? Toplumda giderek yaygınlaşan maddi değerlerin öne çıkışına, ilişkilerdeki çıkarcılığa, anlayışsızlığa, vurdumduymazlığa, sorumsuzluğa, güvensizliğe, kendinden zayıf olana karşı güç gösterisine ve benzeri olumsuzluklara karşı tepki… Memnuniyetsizliğimiz, duyarlıkların bittiği yerden başlıyor dersek, konuyu özetlemiş oluruz.
 
İdeal olanları, olması gereken bir toplumsal yapılanmayı, bir bakıma ütopyanızı anlattığınızı söyleyebilir miyiz?
 
Ütopyamız… Yani hayallerimiz, idealimiz… Bunlar yaşamı anlamlandıran kavramlar. Ütopyasız yazar, hedefsiz ok gibidir. Ütopyamız ne olabilir? Daha mutlu bir toplum yaratma ideali. Doğayı korumak. Hayvanların da insanlar kadar yaşama hakkına kavuştuğu bir dünya. Biliyorum, gerçekleştirmesi güç idealler bunlar. Ama hayal etmesi güç değil! İyi yazar, gerçeğin ta kendisini yazarken bile, hayallerinin peşinden gider!
 
Öykü kahramanları, hâl ve eylemleriyle birer öneri de sunuyor gibiler. O türlü önerileri benimsemek ve uygulamak zor mudur? Sözgelimi, yoksullara yardım, ama incitici olmadan yardım?
 
Bizim toplumda yoksullara yardımın altın kuralları vardır. Ne derler? Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek! Bu, yardım edilen kişiyi incitmeme duyarlılığından kaynaklanır. Eskiden, yaz aylarında, evlerin avlusunda yemek pişirilir, bu yemeğin kokusu da komşulara kadar ulaşırdı. Bundan dolayı, komşulara pişen yemekten birer tabak yollanırdı, “kokmuştur” diyerek. Özellikle de, yoksul konu komşu mutlaka kollanırdı. O komşulara yemek verilirken tabağın üzeri örtülür ve akşam karanlığında götürülür, kapısı da hafifçe çalınırdı ki, öteki komşular duymasın. Yani, yoksul komşuya yardım etmenin inceliklerle örülü kuralları vardı. Bu incelikler bizim toplumun bir kültürüydü. Yaşatmak zorunda olduğumuz bir kültürü, hiç değilse edebiyatta yaşatmak, doğru bir amaç gibime geliyor.
 
 
Bu iyicil insanlar, doğrusu pek de fazla değil. Peki, ne yaparsak sayılarını artıracağız ve toplumda ağırlıklı bir yer edinmelerini sağlayabileceğiz?
 
Zamanımızda iyicil insanların sayıca az oluşu gerçekten umut kırıcı bir tablo. Ama bizim işimiz umutsuzluk üretmek olmamalı. Biz iyiyi örnek alarak edebiyat üretmeliyiz. İyiliğin yok olmadığını, olmayacağını göstermeliyiz. Hele bunu çocuklara söylüyorsak ya da göstermek istiyorsak, konu daha da önem kazanır. Geçmişin değerlerini çocuklara hikâye etmekte yarar var. Ama geçmişteki her şey bir değer içermeyebilir. Onu ayıklamayı bilmek yazarın işlerinden biridir sanıyorum. Hikâye kahramanımızı seçerken buna özen göstereceğiz. Bu anlamda edebiyat geçmişle gelecek arasında köprü görevi görür. Geçmişin anlamlı değerlerini gelecek kuşaklara taşır. Peki, toplumda ağırlık kazanır mı? Dediniz ya işte: Ütopya!
 
Bir öykünüzün kahramanı, “İyilik yapmak hepimizin borcu,” diyor. Neden böyle bir borcumuz var?
 
İyilik yapmayı, iyi olmayı, iyi davranmayı bilebilmek bir borç mudur? İnsanın, insan olmaktan kaynaklanan erdemleri olacaksa, kendini bu anlamda borçlu sayar. Bu bir bilinç meselesi. Türkçede bir deyim var, bilirsiniz: “İnsanlık borcu” diye… Durup dururken ortaya çıkmış bir deyim midir bu sizce?
Sokakları yurt edinmiş başıboş hayvanlardan hiçbir biçimde yarar elde etmediğimiz halde onları besler, sağlığını düşünürüz değil mi? Niye? Çünkü insan olma bilinci bize bunu yaptırır. Kendini korumaktan âciz hayvanlara karşı kendimizi borçlu sayarız. Üstelik onlar bizden talep etmeseler de bunu yaparız. Hatta çevremizdeki duyarsız insanlarla takışmayı göze alarak hayvanları korur ve kollarız. Bunun adı insanlık borcudur.
Hiç gitmediğimiz ve gitmeyeceğimiz bir ülkedeki, yüzlerini bile görmediğimiz insanlar felakete uğradıklarında onlara yardım göndeririz, değil mi? Bir borcumuz mu var onlara karşı? Var, evet: İnsanlık borcu.
 
İnsanlar hakkında fazla mı umutlusunuz? Ya da vicdanınızın sesine sık sık kulak vererek öyle bir zorunluluk mu duyuyorsunuz?
 
İnsanlar hakkında “fazla” umutlu olmaya gerek yok bence. Yalnızca insandan umudu kesmemek gerek. Bunu biliyor, bunu söylüyorum. Vicdan ise, bir lüks değildir. Doğal olarak beyin ve kalp taşıyan her insan vicdan sahibidir. Vicdan, insana özgüdür. Hayvandan vicdanlı davranış bekleyemezsiniz.
 
Anadolu’da doğup büyümenizin bu öykülerin artalanında nasıl bir yeri var?
 
Anadolu’da doğup büyümüş biriyle metropollerde doğup büyümüş kişiler arasında kimi farklar olabilir. Örneğin, komşuluk, mahalle hayatı, büyüklere saygı gibi olgular Anadolu’da hâlâ yaşanır. Kuşağımın yetişme çağında, daha da yoğun yaşanırdı. Ama bütün bu olgular, eski İstanbul’da da yaşanırdı. Eski edebiyatçıların roman ve hikâyelerinden okuyoruz İstanbul yaşamını. Anadolu’da doğup büyümüş olmak, kişiyi daha erdemli kaygılara götürür diyemem. İyi insan, vicdanlı insan coğrafi bölgelere göre yetişir, diyemeyiz. Ancak hangi coğrafyada olursa olsun, kişinin içinde yetiştiği ailenin yaşam kültürü önemlidir. Bu kişiliği belirleyen bir öğedir. Böyle düşünüyorum.

Bir Hikâye Yaz İçinde İnsan Olsun
Necati Güngör
Günışığı Kitaplığı
104 sayfa