Vatandaş önce hangi kredisini ödüyor?

Salı, 19 Ocak 2010 - 05:00

Bir CHP milletvekili sormuş, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da yanıt vermiş. Babacan’ın yanıtında, Türkiye’de konut kredilerinde batağa düşen vatandaşın sayısının ne kadar olduğu, 2004 yılından bu yana yıl yıl yer alıyor. Başlangıç olarak 2004 alınması anlamlı... Çünkü, Türkiye’de konut kredileri kriz sonrasında, bu yılda canlanmaya başladı ve 2008’e kadar da iyi performans gösterdi. Ondan öncesinde anlamlı rakamlardan söz etmek mümkün değil. Babacan’ın rakamları şunu ortaya koyuyor: 2004 yılında konut kredisi kullanıcı sayısı 113 bin 12 adede ulaşmış. Buna karşılık 823 kişi takibe düşmüş. Oran sadece yüzde 0.7’de kalmış. 2009 yılının Kasım ayında konut kredisi kullanan sayısı 907 bin 748’e, takibe düşenler ise 18 bin 124’e ulaşmış. Takibe düşme oranı hafif artışla 1.9’a çıkmış... Kriz sonrası için aslında çok büyük rakam değil.

İlk ödenmeyen KOBİ kredisi mi?

Babacan’ın paylaştığı konut kredisiyle ilgili rakamları ve ortaya çıkan oranları görünce, birkaç ay önce konuştuğum bir banka genel müdürünün değerlendirmesi aklıma geldi. Özetle şunu söylemişti: “Türk tüketicisi, kredi borcunu öderken ya da ödemezken, kendine göre bir sıralama yapar. En son aşamasına kadar, kendini zorlayıp mutlaka konut borcunu öder. Onu otomobil kredisi izler. Ne olursa olsun evimi ve otomobilimi kaybetmeyeyim düşüncesindedir. Ardından ihtiyaç kredisini öder. Sonra kredi kartı gelir. Eğer KOBİ sahibiyse, öncelikte en alta kredisini koyar.”

 

Konutta sonuna kadar

Bu değerlendirmeyi şöyle de ortaya koymak mümkün... Ödeme güçlüğü içine giren müşteri, önce KOBİ kredisini ödememe yoluna gider, ardından ihtiyaç kredisini aksatır. Kötü gidiş devam ederse, otomobil kredisini ödememe yoluna gider. Konut kredisini ise eşinden dostundan borç alıp, eşinin altınlarını satıp ödemeye bakar. Zaten BDDK’nın Eylül 2009 verileri de buna benzer bir tablo ortaya koyuyor. Kredi kartında ve taşıtta takip oranı yüzde 10.3’e ulaşmış. İhtiyaçta bu oran yüzde 4.3, KOBİ’de ise yüzde 7.6’yı bulmuş.

Unilever CEO’sundan ‘Yerli malı’ önerisi

Unilever Türkiye’nin CEO’su İzzet Karaca’nın ilginç bir hesabı var. Hesabını şöyle ortaya koyuyor: Türkiye’nin dış açığı 2008 yılında 41 milyar dolardı. Yabancı sermaye girişi aynı yıl 18 milyar doları buldu. Aradaki fark, yani Türkiye’nin döviz ihtiyacı 23 milyar dolar. Bunu akılda tutalım. Hesabın ikinci cephesinde ithalat rakamları var. Türkiye’nin ithalatını 201 milyar olduğunu bir kenara yazalım. Bunun 28 milyar doları yatırım mallarına, 21 milyar doları da tüketime gidiyor. Geriye 152 milyar dolar kalıyor. Bu da ‘ara mallar’ diye nitelendirilen grup için harcanıyor.

Ara malını yerliden seçelim

“Bu, çok büyük bir rakamdır” diyor İzzet Karaca ve iş dünyasına, dışarıya giden döviz konusunda önlem çağrısında bulunuyor. Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar büyük dövizi, üstelik aynı ürünleri yerel pazarda bulmak mümkünken, dışarıya aktarmasının anlamsız olduğunu vurguluyor. İzzet Karaca’nın, önerileri, aslında son dönemdeki ‘Tıkır tıkır’ kampanyalarından bir adım daha ötede. Sadece yerli ürünü değil, ‘Türk Lirası’ kullanımını da özendirmeyi hedefliyor. İzzet Karaca’nın söylediklerini şöyle özetlemek mümkün:

 * Türkiye’de krizlerin önemli bölümü döviz yüzünden çıktı. Unutmayalım, krizlerden de döviz gelirleriyle çıktık.

* Artık Türk Lirası’nın kral olmasının zamanı geldi. Kendi paramıza güvenelim.

* Öncelikle ithal ürünler hariç hiçbir alışverişte dolar, euro ya da benzeri parayı kullanmayalım.

TL’yi daha fazla kullanalım

* Hâlâ gayrimenkul ve yerli ürünlere döviz etiketi konuluyor, bazı anlaşmalarda dolar/euro koşulu aranıyor. Bunu terk edelim.

* İthalatın 152 milyar dolarlık bölümü ‘ara mallara’ gidiyor. Gelin ara malların yüzde 15’ini yerlileştirelim. Bunu yaparsak döviz ihtiyacımız neredeyse kalmaz.

* Biz eskiden çikolatayı yurtdışından alırdık, şimdi içeriden sağlıyoruz. Büyük tasarruf elde ettik.

 * Geçmişte buzdolaplarını ithal ederdik. Şimdi yüzde 95’ini ülke içinden alıyoruz. İzzet Karaca, bu önerileriyle, Türkiye’nin krizden daha güçlü çıkacağına inanıyor. Üstelik bu önerisini, yabancı bir devin CEO’su olarak yapıyor... Siz ne dersiniz?

Enerjide beklenen dönem başlıyor

Türkiye, önümüzdeki dönemde yeni ve büyük bir özelleştirme atağına sahne olacak. Eğer son anda değişiklik olmazsa, bunun startı da mart-nisan aylarında, elektrik santrallarının özelleştirmesiyle verilecek. Türkiye Elektrik Üretim AŞ, önümüzdeki 2.5-3 yılda 16 bin megavatlık, 42 santralı özelleştirecek. Santralları, yatırımcılardan, özellikle yabancılardan gelen talepler doğrultusunda, 1000-2000 megavatlık paketler (portföy) şeklinde satışa çıkaracak. Konuştuğum yabancı şirketin CEO’su, “Üretim özelleştirmesinin büyüklüğü, en azından 16 milyar doları bulacaktır. Rekabetle bu rakam çok yukarı da gidebilir” sözleriyle, tabloyu ortaya koyuyor. Bu portföyün içinde doğalgaz, linyit, hidro ve ithal kömür santrallarının hepsi ya da birkaçı yer alacak. Böylece, yatırımcının, Türkiye pazarını temsil eden bir pastayı satın alması da sağlanmış olacak. Mart-nisan döneminde önce 3 linyit ve 1 doğalgaz santralı için ihaleye çıkılıyor.

Her yıl 4.5 milyar dolar!

Gördüğüm kadarıyla yerli ve yabancıların bu ihalelere ilgisi büyük... Doğalgaz dağıtım ihaleleri de büyük ilgi görmüştü. Ancak, dağıtımda çok düşük kârlarla çalışılıyor. Burada ise marjlar çok yüksek. O nedenle ciddi rekabet beklentisi var. Yerlilerin yanı sıra yabancılar da bu ihalelere yoğun hazırlanıyor. Yabancılar, uzun süredir ortaklık ve satın almalarla Türkiye’ye yerleşiyorlardı. Şimdi bu ihalelere tek başına ya da yerlilerle girmek isteyenler, çabalarını yoğunlaştırıyor. Hepsinin odağında Türkiye’deki büyük enerji potansiyelinden pay almak var. Önümüzdeki 10 yılda, her yıl 3 bin megavatlık yatırım yapılması halinde, üretimde 4.5 milyar dolarlık bir büyüklük ortaya çıkması da bu potansiyeli gösteriyor.