Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Velev ki eksen kaydı...

Salı, 15 Haziran 2010 - 05:00

Önce kısaca, “Eksen kayması nedir?” sorusuna yanıt arayalım. Eksen kayması, bazıları için, Washington’un politikalarına karşı çıkmak, Avrupa Birliği ile ortak götürülen politikalardan vazgeçmek, batı dünyası ne diyorsa, onun tersini yapmak yani, Türkiye’nin din devletine dönüştürülmesi yolunda atılan bir adım. Oysa bugün yaşananların hiçbiri, Türkiye’nin batıya sırtını dönmeye hazırlandığı anlamına gelmiyor.

Peki, o zaman neden uluslararası medya ve içeride de birçok çevre, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin, Türk dış politikasını temelinden değiştirmeye çalıştığını ileri sürüyor?

Nedeni basit...

Türkiye ilk defa, uzun yıllar boyunca yapması gerekenleri yapmaya başladığı için şaşkınlık yaratıyor. Şimdiye kadar, uysal ve sessiz-sakin bir Türkiye vardı. Ortadoğu batağından uzak duran, Arapların arasına girmek istemeyen, İsrail’i arada bir eleştirse dahi, fazla üstüne gitmeyen bir Türkiye...

Erdoğan, işte bunu değiştirdi.

Doğu için, kendi gibi çulsuz, dinci, demokrasiden ve batıdan uzak bir Türkiye cazip değildir

Ancak unutmayalım ki, eskiden Gazze ambargo altında tutulmuyor, çoluk çocuk ölmüyor, Irak felaketinden sonra bir de İran’ın vurulması gibi bir tehlike de yaşanmıyordu.

Kabul ediyorum, bugünkü uluslararası ortam ve bölgedeki koşullar nasıl eskiye oranla çok farklıysa, Türkiye’yi yönetenlerin dünya görüşü de, dünkü yöneticilerden çok farklı.

Eski doğu-batı rekabeti ve koşullar böylesine farklı adımlar atılmasını imkansızlaştırırdı.

Bugünkü yöneticiler de, batıya sırt dönüp doğuyu kucaklamanın hiçbir anlam ifade etmediğinin farkındalar. Batı ile çok yakın ilişkisi olan, Avrupa Birliği’ne tam aday olma aşamasına girmiş bir Türkiye’nin Müslüman dünya için çok daha cazip sayılacağını çok iyi biliyorlar. Araplar olsun, diğer İslam ülkeleri olsun, kendileri gibi bağırıp çağıran, ekonomisi zayıf, batı düşmanı, radikal İslam’ın kontrolü altına girmiş bir Türkiye’yi ne yapsınlar ki?

Bu ülkelere Türkiye neden cazip geliyor?

Demokrasiyi yürütebildiğinden dolayı... Laik sistemini İslam ile yürütebildiğinden dolayı...

Herhangi bir Avrupa ülkesinin başbakanıyla istediği an görüşebildiği, Beyaz Saray’a sık sık girebildiğinden dolayı...

Ekonomisini büyütebildiğinden dolayı...

Şimdi siz bütün bu avantajları bırakın, batıya sırtınızı dönün ve çulsuz, demokrasiden nasibini alamamış, devletin yönetimini Kuran’ı yorumlayarak yönünü tayin eden imamlara bırakmış Arap ve İslam ülkelerinin kollarına koşun...

Olacak şey mi?..

Bu gerçeği en iyi bilenlerin başında da, Erdoğan- Davutoğlu ikilisi geliyor.

İşte bundan dolayı da, bugün yaşananların bir “ince ayar”, daha doğrusu çok daha önceden atılması gereken adımlar olduğuna inanıyorum. Ancak, yine de eklemeden edemeyeceğim. Her şeyin bir tadı, sınırı vardır...

En büyük tehlike, abartılı retoriktir bu tuzağa düşmemek gerekir

Eksen kayması kararını medya verir Eksen kayması konusundaki değerlendirmeleri etkileyen en önemli diğer odak, medyadır. Uluslararası ve yerel basının manşetleri ve yorumları, ayrıntılara girmez ve çok kolaylıkla yanlış yargılarda bulunabilir.

Medya nüanslara zaman ayırmaz. Onlar, sizin ağzınızdan çıkana bakar.

Siz kendi kamuoyunuza politikanızı anlatmak isterken, eğer seçtiğiniz cümlelere dikkat etmez, iç politikanın o baş döndürücü rüzgarına kapılıp, ipin ucunu kaçırırsanız, tuzağa düşüverirsiniz.

Alkış ve reyting arttıkça ses tonunuz yükselir.

Kelimeleriniz sertleşir. Meydanlar kıpır kıpır sizi kucaklar.

Bazen pek farkına varmadan, ne kadar sert konuşur, ne kadar sert eleştiriler yaparsanız, hakkınızdaki yargıların da değişmeye başladığını fark etmeyebilirsiniz.

Manşetler bambaşka çıkmaya başlar.

“Türkiye, İsrail’i yine yerden yere vurdu...”

“Türkiye, ABD’nin suratına kapıyı kapadı...”

“Erdoğan, Ahmedinejad’a kardeşim dedi...”

Siz konuştukça, bu tip manşetler artar. Bu tip manşetler arttıkça, aynı yönde yorumlar başlar.

Yorumlarla manşetler yaygınlaşınca, uluslararası kamuoyunda “Türkiye yönünü değiştiriyor” izlenimi de yaygınlaşır. Önceleri sizi anlayışla karşılayan müttefikleriniz de yavaş yavaş bu manşet ve yorumların etkisine girer. Kamuoyu baskısı veya algısı karşısında, inanmasalar dahi, kendilerini tepki vermek zorunda hissederler.

Biz istediğimiz kadar, bu algıların doğru olmadığını söyleyelim. İstediğimiz kadar, atılan adımların gerekçesinin doğruluğunu ispatlamaya çalışalım, manşetleri atanları ve bu yorumları yapanları “kötü niyetli” olmakla suçlayalım, para etmez.

Bir defa kendi kazdığınız tuzağa düştüğünüz anda, oradan çıkabilmeniz çok daha güçtür. Aksini ispatlayabilmek için, bu defa çok daha fazla çaba harcamanız, çok daha fazla ödün vermeniz gerekir.

Çok iyi niyetle ve haklı olduğunuza inanarak oluşturduğunuz politika bir süre sonra sizin aleyhinize döner.

Bu tuzağa düşmemenin tek yolu, çok konuşmamak, çok abartılı retoriklere girmemektir.