Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Ya internetten ya dizilerden

Pazar, 28 Şubat 2010 - 05:00

Selma Aliye Kavaf. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı. Dizilerdeki cinsellik içeren sahnelerin kendisini irrite ettiğini, bu tür sahnelerin çocukları erken yaşta cinsellikle tanıştırdığını, dolayısıyla erken yaşta evliliğe özendirdiğini söylüyor.
Öyle ya, bu memlekette ne sorun varsa, ya internetten ya dizilerden. Bütün kötülüklerin anası bu ikisi. İnternet olmasa, diziler olmasa, memleket güllük gülistanlık olacak halbuki. Aile içi şiddet olmayacak; çocuk yaşta evlilikler olmayacak; Doğu’da gencecik kızlar meta gibi alınıp satılmayacak; namus cinayeti olmayacak; töre cinayeti olmayacak; ensest olmayacak vs...
Dizileri suçlayıp işin içinden çıkmak kolay. Ne de olsa diziler ‘günah keçisi’. ‘Vurun abalıya’ misali.
Ya ‘evlilik programları’, onlar sağlıklı mı? Yaşı kemale ermiş, kolu bacağı tutmayan amcalar, sırf evleri ve maaşları var diye, gencecik kızlara talip olma hakkı bulmuyor mu kendilerinde?
Sizi nasıl diziler irrite ediyorsa, beni de evlilik programları irrite ediyor. Ama şunu, bunu irrite edici bulmakla memleketin sorunları çözülmüyor. Sayın Kavaf,
Türkiye’nin en önemsizmiş gibi görünen ama belki de en önemli bakanlıklarından birinden sorumlu. İşte tam da bu yüzden üç beş diziyi suçlayıp sorunların etrafında dolanacağına, sorunların kaynağına inip somut çözüm yolları bulmaya çalışmalı.

Evler çağrı merkezi olursa

Dünyada 50 binin üzerinde ‘evden çalışan müşteri temsilcisi’ varmış ve bu sayı her geçen gün artıyormuş. Bizim Türk şirketlerinden biri de geçtiğimiz aylarda böyle bir uygulama başlatmış. Bu sayede ‘engelli’ müşteri temsilcileri evlerinden rahatlıkla çağrı merkezi hizmeti veriyor, verimliliklerini artırıyormuş.
Engellilerin iş hayatına katılımı açısından çok güzel bir haber bu. Biliyorsunuz özel sektörde, 50 veya daha fazla işçi çalıştıran iş yerlerinin yüzde üç oranında ‘engelli’ çalıştırma zorunluluğu var. Ancak pek çok işyeri bu kanuna uymuyor.
Evden çalışma imkanının sevindirdiği bir diğer grup da kadınlar tabii. Özellikle yeni anne olmuş kadınlar, ‘Çocuk mu kariyer mi’ noktasında zorlanıyorlar çünkü. Evinden çalışarak müşteri temsilciliği yapan hanımlardan biri, bebeğini emzirirken para kazandığını, böylelikle hem kariyerine devam edebildiğini hem de bebeğine bakabildiğini ifade ediyor.
Dışarıdan bakınca güzel görünüyor tabii ama üstünde biraz düşündüğünüzde ‘evden çalışmak, oh ne rahat’ gibi bir durum da yok aslında. Aksine, kadının üstüne daha çok yük biniyor bile olabilir. Sabah kalkacaksınız, bir yandan bebeğinizle ilgilenip bir yandan müşterilerinizin taleplerine cevap vereceksiniz. Sonra yemek, temizlik, ütü gibi ev işlerinizi yapıp, bebeğinize bakmaya ve müşterilerle sürekli telefonlaşmaya ve yazışmaya devam edeceksiniz. Yani aynı gün içinde hem işte çalışmış, hem ev işi yapmış hem de çocuk bakmış olacaksınız. Akşam siz yorgun bir halde koltuğa uzandığınızda eşiniz gelecek ve sizin yorgun halinize bakıp ‘Ne yaptın ki yoruldun, bütün gün evdeydin. Üstüne bir de para alıyorsun’ diyecek. O yüzden, evden çalışmayla ilgili karar vermeden önce iyi düşünmek, hayallere kapılmamak gerek.

Hanemizde skeç var

Ekranlardaki ‘skeç’ modasının tam da gülmeye en çok ihtiyacımız olan dönemde ortaya çıktığını düşünüyorum. Haber bültenleriyle ‘kasvetlenen’ , dizilerle ‘drama boğulan’ ruhlarımızı ‘tedavi edici’ bir yanı var skeçlerin.
En çok da yaratıcılığı körüklediği, gencecik oyunculara şans verildiği için seviyorum ‘skeç’ programlarını. Ve Türk insanının mizah konusunda özel bir yeteneği olduğuna inanıyorum. Hem nasıl olmasın ki? Mizah için malzemesi daha bol bir memleket mi var sanki!
Sırf eski Türk filmlerinden bile haftalarca oynanacak malzeme çıkabiliyor gördüğünüz gibi. Cuma akşamları yayımlanan ‘Haneler’ programının ‘Yaban’ı misali. Ama benim şimdilerde asıl dikkatimi çeken ‘Yaban’dan çok, sevgilisi ‘Pınar’ ve ‘Haneler’in diğer oyuncuları. ‘Emlakçı Kudret’ tiplemesi mesela. Oldukça ‘yaratıcı’ bir çapkın kendisi. Sonra ‘Dırdırhane’ var. Usta oyuncu Asuman Dabak döktürüyor ‘dırdırcı’ kadın tiplemesinde.
Skeç programlarının hepsi son derece komik ve başarılı ama şu da bir gerçek ki, hiçbiri de siyasete bulaşamamakta. Oysa bir zamanlar ne güzel siyasetçi taklitleri, ne iddialı siyasi mizah skeçleri yapılırdı bizde. Gönül ister ki bu iktidar da kendisiyle dalga geçen mizahçılara gülebilecek olgunluğa gelebilse günün birinde. Korkutmasa ülkesinin mizahçılarını böyle..

Sigara yerine ‘çiçek’ kondurma çiğliği

Tadı kaçtı artık bu ‘saçmalamaya’ varan ‘sigara karşıtlığı’nın. Tamam sigara içilmesin, içirtilmesin yeni çekilen dizilerde, filmlerde, programlarda. Hatta tüm sanatçılar el ele kol kola versin ‘sigaraya hayır’ kampanyaları, turneleri vs. düzenlesin. Ekranlarda sigaranın zararlarını anlatan yayınlar dönüp dursun, eyvallah.
Ama bilmem ne tarihinde çekilmiş bir filmdeki karakterlerin ellerine, dudaklarına rengarenk çiçekler yapıştırmak da neyin nesi? Nasıl bir saçmalıktır, bir filmi ağzından burnundan çiçekler çıkan karakterler eşliğinde izletmeye çalışmak! Geçen akşam koltuğuma yayılmışım, keyifle zaplarken bir de baktım CNBC-e’ de ‘Sylvia’ adlı film başlıyor.
Ne zamandır seyretmek istediğim, bir türlü fırsat bulamadığım bir film. Ama o da ne! Şair Sylvia Plath’ın hayatını anlatan filmde, intihar eğilimli, her daim bunalımdaki Sylvia’mızın sağı solu bir anda çiçeklerle kaplanıyor. Sadece o mu, en dokunaklı şiirlerin okunduğu, en hüzünlü sahneler, bir anda rengarenk çiçekler tarafından istila edilip sahnenin tüm hüznünü, büyüsünü yok ediyor.
Çiçeklere bakmaktan tüm dikkat dağılıyor, konu da, diyaloglar da kaçıyor. Hadi daha önce sigara görüntüsünü buzluyordunuz, ki o da çok dikkat dağıtıyordu, ama bir şekilde tahammül etmeye çalışıyorduk. Ama bu sigaralı ağza ‘pembe çiçek’, parmaklara ‘sarı çiçek’ koyma cinfikirliliği (!) çekilecek gibi değil. Ne konsantrasyon bırakıyor insanda ne bir keyif. Lütfen, tez elden bu ‘insanın sinema keyfinin içine limon sıkan’, ‘absürd’ uygulamadan vazgeçiniz.

Haftanın notları

Türk yönetmen Semih Kaplanoğlu, Çamlıhemşin’de çektiği ‘Bal’la ‘Berlin Film Festivali’nde hem en büyük ödül olan ‘Altın Ayı’yı hem de Ekümenik Juri Ödülü’nü kazandı. ‘Bal’, yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yusuf’ adını verdiği üçlemesinin ‘Yumurta’yla başlayan ‘Süt’le devam eden son filmiydi.
(Bu üçlemenin ilk filmi olan ‘Yumurta’ 2008’de Sinema Yazarları Derneği’nin ödüllerini topladığında bizim köşe yazarları SİYAD’ı topa tutmuş, ‘Beyaz Melek’, ‘Kabadayı’ gibi popüler filmleri dışlayıp, ‘durağan ve entel’ filmlere ödül vermekle suçlamıştı. Eh, Kaplanoğlu’nun filminin dünyanın en prestijli film festivalinin büyük ödülünü alması bizim ‘çokbilmiş köşeciler’e kapak olmuştur artık herhalde).

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt açılımını konuşmak üzere kahvaltılı toplantıya davet ettiği sanatçılardan Bülent Ersoy ‘Ülkeye mal olmuş bir sanatçı olarak, havaalanlarında VIP’ten geçme hakkım var’ dedi. (Kuzey Irak operasyonunda 15 şehit verdiğimizde ‘Oğlum olsa askere göndermezdim’ diyecek kadar cesur ve dobra olan Ersoy’dan, açılımla ilgili bu toplantıda VIP’ten geçme arzusunun ötesinde açıklamalar beklerdim. Başbakan tarafından bir toplantıya çağrılmış olmanın sevincinden olsa gerek, Ersoy hangi konu için orada bulunduklarını unuttu sanırım).