'Yakalanırsınız, suç işlemeyin diyoruz'

Gerçek suç hikayelerinin anlatıldığı 'Kanıt' dizisi herkesin dilinde. Dizinin danışmanlığını ve sunuculuğunu yapan Prof. Dr. Sevil Atasoy “Her suçlu arkasında bir delil bırakır” diyor

'Yakalanırsınız, suç işlemeyin diyoruz'

RÖPORTAJ: EYLEM KESKİN
[email protected]

Kanıt bir belgesel dizi ve yayınlandığı gün de reyting rekorları kırıyor. Bu proje nasıl doğdu?


Aslında farklı televizyonlardan ve dizi şirketlerinden teklifler aldım. Hiçbiri bana istediğim formatı öneremedi. Kadınlara yönelik sabah programı bile vardı bunların içinde. Yaptığımız bir yandan eğlendirmek bir yandan merak ettirmek ama bu arada da bir şeyler öğretmek. O nedenle Kanıt’ı kabul ettim. Gerçek suç hikayelerine dayandırarak hazırlanıyor ama fail ya da mağdurun kendini orada bulamayacağı şekilde.
Gerçek suç ve gerçek delillerden oluşuyor. O suçta bulanan delillerden, otopsi bulgularından, olay yeri incelemeden, kullanılan tekniklerden yola çıkarak oluşturduğumuz öyküleri kalabalık grup içinde tartışıyoruz.

Bu programla söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kanıt’la hiçbir suçun arkada delil bırakmadan işlenemeyeceğini, mutlaka her suçun bir delil bıraktığını anlatmak istedim. Çağdaş soruşturma tekniklerinin içinde artık görgü tanıklarının ve ikrarın yerinin olmadığı, ne ben yaptım ne de ben gördüm diyene itibar edilmesi gerektiğini, her şeyin arkasında başka gerçeklerin olacağını göstermek istedik.

Bunlar geniş kitleleri niye ilgilendiriyor? Daha çok savcıyı, polisi alakadar etmez mi?
İnsanların bunları gördüğünde hak arama bilincinin gelişeceğine inanıyorum. İnsanların kriminal laboratuarların teknik olanaklarından, bilimsel delillerin neler olduğundan haberi olursa kendileriyle ve yakınlarıyla ilgili bir soruşturmada yardımcı olabilirler.
Türkiye’de hala savcı bir cenazenin olduğu eve geldiğinde etrafı kirli görmesin diye temizlik yapıldığına, çarşafların, kusmukların temizlendiğine rastlıyoruz.

Biliyorsunuz bir ara gazetelerde özendirici olmasın diye intihar haberleri vermeme tavrı benimsenmişti. Cinayet görüntüleri de toplumda özendirici etki yaratabilir mi?

Yapmak istediğimiz işin suçu önleyici bir yanı var. Hiçbir zaman suçu özendirmeye yönelik ya da suç işleme tekniklerini öğretir bir yanı yok. Daha çok ‘Ne yaparsan yap biz seni buluruz’ diyoruz. Bunun birçok kişiyi suç işlemekten de alıkoyacağını düşünüyorum. Öngöremeyeceği bir biçimde yakalanabileceğini görüyor.

Elinizde kaç hikaye var?

Her şeyiyle hazır olan 250 öykü var. Bir bölümü Türkiye’den, bir bölümü yurt dışından. Bunların sonu gelmez. Suç işlenmeye devam ediyor. Şimdilerde sadece cinayet gibi görünüyor ama kara para aklama, uyuşturucu, çek-senet, hırsızlık gibi her türlü suçu işleyeceğiz.

Kızınız Ayça Selin Atasoy da senaryo kısmına dahil sanırım...

Kızım uzun yıllardır bu mesleğin içinde. Reklamcı olduğu için konuya sinematografik açıdan bakabiliyor. Polisiyeye de çok meraklı. Çok küçük yaştan beri cinayetlerin içinde. Son zamanlarda birlikte öyküler toparladık. Şimdi onları çıkından çıkarıyoruz.

‘Kusursuz cinayet yoktur’ diyorsunuz, o halde neden sonuca ulaşılamayan cinayetler var?

Eğer polisiniz iyi çalışıyorsa kusursuz cinayet yoktur. Mutlaka delili bulmuştur ve gerçek suçluyu da bulmuştur. Eğer delilleri bulamıyorsanız ve görgü tanıklığına dayalı bir soruşturma yürütüyorsanız ve sonunda o gören istemeyerek de olsa yanlış birini teşhis etmişse sizin bütün kurduğunuz senaryo çöküyor.
Şüphelendiğiniz kişinin aslında gerçek fail olmadığını görüyorsunuz, doğru dürüst de delil toplamadığınız için gerçek faili bulamıyorsunuz. Bu o zaman kusursuz cinayet oluyor. Bizim getirmek istediğimiz nokta görgü tanıklığına veya ikrara itibar etmeyerek delillerle bir soruşturmayı yürütmek. Son 10 yılda çok şey değişti.
Olay yeri inceleme çok pahalı bir hadise. Bir tek sigara izmaritini bile 50-60 dolardan aşağı analizleyemezsiniz. Olay yerinde 50-200 tane izmarit buluyorsanız, siz düşünün...

Var mı böyle 200 izmaritin falan incelendiği cinayetler?

Evet, İtalya’da katil kabak çekirdeği yemiş. İyi ama yanında başkaları da varmış. Herkes yemiş. Birden bire sizin önünüzde 300-400 tane kabak çekirdeği bulunabilir. Bunlardan bir tanesinin bu adamın tükürüğünü taşıdığından eminsiniz.
Hepsini analiz etmek zorundasınız. Bu yüzden sokaktaki en genç polis memurunun dahi belli bir bilince getirilmesi gerekiyor. Onun bir kriminal laboratuarda neler yapılabileceğini bilmesi gerekiyor. Parmak izinden dahi DNA elde edebileceğimizi, olay yerine atılmış bir gözlük varsa gözlüğün burna basan ya da kulağa değen yerinde DNA olduğunu, yıkanmış bir çamaşırda dahi DNA bulunabileceğini bilmeli.
Daha da ötesi bugünkü laboratuar koşullarında buruşturulup atılmış bir kağıtta DNA olabileceğini, direksiyonundan alınan örnekle arabayı kimin kullandığının bulunabileceğini, akan kanın yaşının dahi bulunabileceğini öğrenmeli. Sürekli eğitim şart çünkü laboratuar koşulları gelişiyor, teknoloji değişiyor.

Filmlerden sağdan soldan duyduğumuz bir söz vardır: ‘Katil suç mahaline mutlaka geri döner.’ Öyle mi gerçekten, niye dönsün?

Evet döner. Bu nedenle polisler olay yerini seyre gelmiş insanları videoya çeker. Birini bulmak için polise en fazla yardım edenlerin kim olduğuyla çok yakından ilgilenir. Bu insanın bu kadar yakından ilgilenmesi için bir neden var mı? Bu ailenin babası mı, annesi mi, kız kardeşi mi yoksa karşıki komşu mu?
Karşıki komşu çok ilgilenmeye, kendini oradan oraya atıp ağlamaya başladığı zaman bunun altında bir şey aranır. Çıkmış olanlar da vardır. Yardım edenlerin arasından gerçek failin çıktığı olmuştur.

Ekşi sözlükte biri sizi için “Bu hatun inanılmaz bir şey, yaşına rağmen her tarafından karizma ve seksapelite akıyor” yazmış. Ne diyorsunuz?

Bütün hayatım boyunca karşılaştığım insanların hemen hemen tamamı erkekti. Bir kere işin garibi Türkiye dışında böyle bir şey yok. Bir kadın belli yerde bir şey söylüyorsa bu bir otoritedir, bu kadın mıdır, erkek midir, topuğu yüksek midir, eteği dar mıdır diye bakılmaz.
Maalesef Türkiye’de böyle bir şey var. Yurt dışında bu işi yapan çok kadın var. Türkiye’de fazlaca kadının olmadığı bir alan olduğu için kadın da söyledikleriyle değil de önce kadınlığıyla dikkat çekiyor. Yaşıma göre daha genç gösteriyor olabilirim. Bu durum beni zaman zaman rahatsız ediyor ama aldırış etmemeye çalışıyorum.

Sizin için otoriter diyorlar. Öyle mi gerçekten? Günlük hayatta nasıl birisiniz?

Bu işlerde disiplin olmazsa olmaz. Yanımda çalışan insanlara karşı tersim, acımasız olabiliyorum, affedilir bir iş yapmıyorsunuz. Bir hata yaptığınızda bazen bunun geri dönüşü olmayabiliyor. Bazen delil bitiyor. Maalesef benim o insana ikinci bir şans verecek lüksüm olamıyor. Olmuyorsa ben bunu düzeltmek için uğraşamam. Ama diğer türlü keyifli ve neşeli bir insanım. Sadece laubalilik ve terbiyesizliğe dayanamam.

Babanız da sizinle aynı işi yapıyordu. Siz aslında çocukken de cinayet, katil, hırsız hikayelerinin içinde büyüdünüz. Bunları ilk duyduğunuzda neler hissettiniz?

İlk duyduğumda hiçbir şey hissedemeyecek kadar küçüktüm. İlkokul öğrencisiydim. 2 odası olan bir adli tıp vardı Sultanahmet’te. Bir odada yemek yenir, bir odada otopsi yapılırdı. İnsan tabii ki çok kanıksıyor ve kayıtsızlaşıyor.

Bütün bunlar psikolojinizi nasıl etkiliyor?

Bunun sakıncaları çok. Hayatın güzel taraflarını belki yaşamadan boş zamanlarınızda sadece kendinizi tedavi etmeye çalışarak yaşıyorsunuz.

Nasıl?

Diyelim ki seyahate çıkıyorum, tek başıma oluyorum. Çünkü marjinal yerlere gidiyorum, kaçış tabii ki bunlar. Yok olmak istiyorsunuz, daha doğrusu düşünmemek istiyorsunuz.

Hobileriniz de farklı oluyor mu?

Ben bir filmi genellikle sonuna kadar izleyemiyorum. Ortasında çıkıyorum. Konsantre olamıyorum, sıkılıyorum, bir romanı hiç okuyamıyorum. Birçok insanın keyif aldığı şeyleri yapamıyorum.
Kısa ve öz bir şeyler varsa onlara peki ama uzun uzun vaktimi alacak hiçbir şey yapamıyorum, tatile gidemiyorum. Mesela ben sadece belli ses dalgaları gönderen müzikler dinliyorum, herkesin dinlediği keyif aldığı müzikleri dinleyemiyorum. Beta ve alfa dalgaları yayan tedavi müziği dinliyorum. O da sakinleşebilmek ya da konsantre olabilmek için. İster istemez dostunuz ya da arkadaşınız da olmuyor.
İnsanlar bir yerlere gidip güzel güzel yemek yediği zaman onlara katılamıyorsunuz. Psikolojik olarak katılamıyorsunuz, her şey size anlamsız geliyor. Onun yerine gider bir analiz yaparım, bir şeyler okurum diye düşünüyorum.

Evde nasılsınız peki, yemek yapar mısınız mesela?

Çok yemek yaparım. Ama bunun temel nedeni kimyacı olmamdan kaynaklanıyor. Aslında yemek yapmaya çok ileri yaşlarda başladım. Her zaman bir başkası yapmıştır yemeği. Ben sadece terapi amaçlı, kendimi dinlendirmek için yemek pişirdim. 20’li yaşların başından itibaren sınav günleri gece mutfağa girip kekler, pastalar yapardım.
Sonra değişik etnik mutfaklara merak saldım. Mesela Fas, Hint, Çin mutfağı. Baharatlar toplamaya başladım. Gittiğim her yerden tarif almaya başladım. Reçeteler okurum, kendime göre onları değiştiririm. Son zamanlarda Türk mutfağına da merak saldım.

Mutfakta da başarılısınız yani...

Tabii kimyacı olunca başarısız olmuyorsunuz. Çünkü yemeğin ne zaman, kaç derecede, nasıl pişeceğini biliyorsunuz.

Mutfakta da bilim var yani..

Başka türlü olmaz. Mutfak büyük bir bilimdir. Canım istediği zaman güzel yemekler yaparım.

Hiç vaktiniz olmadığından, hiçbir şeyle ilgilenemediğinizden bahsettiniz. Peki büyürken kızınızla ilgilenebildiniz mi?

Hayır, maalesef. Ne kızımla ilgilenebildim, ne de şimdi torunumla ilgilenebiliyorum. Mümkün olmuyor. Bunun vidan azabını tabii ki zaman zaman çekiyorum.
Kendimi teselli ettiğim nokta şu: Bana ihtiyaçları olduğu zaman hep oradaydım. Söyleye söyleye bunu söyleyebiliyorum. Ya da günün birinde ben öldüğümde “Bizim annemiz ya da anneannemiz Sevil Atasoy’du, şu kitabı bana ithaf etti ya da enteresan marjinal bir kadındı” diyebilirler...