'Yakınlarıma vasiyetimdir; ölünce beni YAKACAKSINIZ!'

Çoğumuz 'İkinci Bahar'ın 'Kasap Melahat'ı olarak tanıdık onu. Hatta 'Kasap Melahat'in gerçek adının Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik. Tanıdıkça ikisini de sevdik

a
a
Cumartesi, 06 Kasım 2010 - 05:00


'Yakınlarıma vasiyetimdir; ölünce beni YAKACAKSINIZ!'

Röportaj: GÖKSEL GÖKSU gokselg@cnnturk.com.tr

Eşinizle nasıl tanıştınız?

Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan arkadaştık. Ama ikimizin de hayatında başka insanlar vardı. Önce flört, sonra aşk başladı. O süreçte bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Ortak geçmiş, ortak arkadaşlar, ortak bir dil, geleceğe dair inanç var. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Bir kazak, bir gömlek derken sızmış meğer o eve.

 “Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir” dediniz.

Kendi önceliklerini geriye atıp yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, yanında olmak, güç vermek, inanmak... 

Yaman Bey’in yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı?

Sonsuz bir boşluk. Göktaşı düşmüş gibi... Meteor diyelim!

“Oyuncu değil, yazarım”

‘İkinci Bahar’da nasıl ‘Kasap Melahat’ oldunuz?

Ben olmadım, oldurdular. Hep kamera arkasındaydım. Ben direndim, Yavuz Turgul ve Şener Şen “Yapacaksın” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Fakat tutkuyla bağlı olduğum iş oyunculuk değil, yazarlık.

İlham periniz ne?

Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir. Onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. Karakterlerimle altı ay, iki yıl birlikte yaşarım. Elimden tutarlar. Yazım aşamasında yolda onlarla yürür, seyahate onlarla çıkarım. Sonra onlar kendi yolunu bulur. Bir süre sonra karakter kendini yazdırır.

“Doktora öğrencisi gibi tarihi yeniden öğreniyorum”

 Yeni dizi ‘Muhteşem Yüzyıl’ için çalışıyorsunuz.

Bir ay sonra, dekorlar bitince çekimlere başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de, Yavuz Sultan Selim’in ölüp beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor hikaye. Kanuni tahta çıkarken paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü padişah olarak.

 Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?

İki yıl. Hâlâ da devam ediyor. Oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyor, tarih danışmanlarımın karşısına geçiyor, onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor, beni dövüyorlar “O öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum, sonra gelip yeniden çalışıyorum. Şu anda bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Sarayın içini kuruyoruz. Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu, sonradan damadı ve vezir-i azam olacak İbrahim’i de Okan Yalabık oynuyor. Aralık ayında yayınlanabilir.

Boş zaman kalıyor mu size?

Bütün bu yaptığım işler aslında kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin parçası hem çok tat alarak yaptığım bir iş. Yine o kahramanlar bavulumun içinde geliyor. Bende öyle “Çok çalışıyorum, ah çok yoruldum” duygusu yok. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.

“İstanbul trafiğinde akıl sağlığı kalmaz”

 Bir arkadaşım sizi iki kez görmüş, hep öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz...

Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika, bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi “Canım” dese, “Canın çıksın” diyecek kafada oluyorsun.

Diğerinde de trafikteymişsiniz. Trafikte hangimiz güleryüzle dolaşıyoruz?

Ben taksi müşterisiyim. Araba kullanamam, aksi takdirde beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşmeler). İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, ‘Belki geçiş bulurum’ diye, yahu dur!

Aykırı yanlarınız var: Öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela.

E, çünkü suya karışmak istiyorum da ondan. Küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını yakınlarımdan bir-iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi...

Vasiyet gibi bir şey mi?

Evet. Yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de ama kimseye kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da bunun için fırın bile bulunuyor.

(Bu röportaj 30.10.2010 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

2