'Yakışıklı'nın konut sorunu

Cumartesi, 16 Kasım 2013 - 05:00

Tüm haftayı konut ve barınma sorununu konuşarak geçirdik. Yurt ihtiyacı olan 4 milyon 300 bin üniversite öğrencisinin, ekonomik zorluklar nedeni ile ‘karma’ olarak ev kiralaması üzerinden çıkan tartışma, toplumun her alanına sirayet etti. İhtiyacın sadece yüzde 10’luk kısmının resmi yurtlar tarafından karşılandığı, açıklanan rakamlardan anlaşılmakta.

Barınma sorununa üniversiteler bazında yaklaşırken anımsamamız gereken başka bir toplum yarası da yetiştirme yurtları. Bu girizgâhtan sonra, Kemal Sunal’ın eski bir filmine getirmek istiyorum sözü. Rahmetli, kariyeri boyunca 82 adet film çevirmiş. 1970-1980 arası filmlerinde, öne çıkan mizah ögesi hepimizce malum. Tamamen içimizden, tamamen bizden, tamamen günlük yaşamdan bir sanat... 1980 sonrası ise Kemal Sunal karakterlerinde yine güldürü motifleri olmasına rağmen, içerikte toplumsal mesajlara sık rastlanmakta.

Zaten sakarlık/salaklık eksenindeki güldürü anlayışının dışında senaryolarda yer alarak; halkın sorunlarını önemseyen bir sanatçı olduğunu göstermiştir. 1987’de çevirdiği ‘Yakışıklı’ isimle filmde, yeni evli bir çiftin, büyük şehirlerdeki barınma sorununa dikkat çeker. İki maaşla bile ödenemeyen yüksek kiralara, kamyon kasasından parktaki çadıra uzanan barınma problemine, sonu tutuklanmaya kadar ulaşan bir isyanı anlatır. Yan konu olarak da, yeni evli çiftlerin ailelerinin, emekli maaşları ile geçinememeleri ve bu iki genç insanın maaşlarına olan ihtiyaç nedeni ile; her iki ailenin de yeni evlileri kendi evlerine çekme çaba ve çaresizlikleri vardır.

Şimdi soruyoruz; 1987’den bu yana geçen uzun sürede; öğrencilerin, gençlerin, yeni evlilerin ev ve kira problemleri, karşılaştıkları ekonomik zorluklar, ailelerin sağlayabildiği katkı, hatta emekli ve memur ailelerin kendi yaşamlarını idame ettirebilme olanakları çok mu değişmiştir? Şüphesiz ki; ‘tek dam’ altında yaşamak masrafları azaltan bir çare olarak hâlâ gündemde.

İşte, öğrencilerin ve öğrenci ailelerinin karşılaştığı sorun da bu: Barınma olanağı yok. Her üniversitenin, şehir dışından gelen öğrencilerine; fiziki şartları ve güvenliği ‘kabul edilebilir’ kriterlere sahip yurtlar sağlaması gerekir. Bu da devletin ve vakıfların görevidir. Aynı, en ücra yerlerde sağlık hizmeti vermek, temel eğitim için okul açmak gibi...

Önce bu sorunu halledelim, sonra ‘kızlı-erkekli’ endişeleri konuşalım. Hatta, daha iyisi, konuşmayalım. 18 yaşında oy kullanabilen, seçme ve seçilme hakkını konuştuğumuz, yerleştirme yurtlarından ‘yetişkin’ oldukları gerekçesi ile ayrılması istenen, evlenme, ebeveyn olma ve araç kullanma ehliyetine haiz olduğunu düşündüğümüz gençlerin; evlerinin içindeki yaşamları sadece kendilerini ve ailelerini ilgilendirsin. Kişi sorumluluk ve yükümlülükleri ile devletin sorumluluk ve yükümlülüklerini birbirinden ayıralım. Biz, önce temel ihtiyaçları halledelim. Gençlere yeterli yurt sağlayalım.


Şöyle yurtlarımız olsa fena mı olurdu?


‘O Ses Türkiye’de bir çorbacı tenor

Bazen şansım yardım ediyor ve az izlediğim televizyonda “İyi ki rastladım” dediğim bir güzellik çıkıyor karşıma. Bu hafta da yeni sezonunu ilk kez izlediğim ‘O Ses Türkiye’ yarışmasında çorbacı/tenor Hasan Doğru’nun bölümüne denk geldim. 4 jüri üyesinin ve seyircilerin tümünün hem takdir hem de sempatisini kazanan Hasan Doğru, sesi ile olduğu kadar duruşu ile de gönlümüzü fethetti. Anadolu insanına dair böyle haberleri seviyoruz biz. Urfa’dan üniversite birincisi, Diyarbakır’dan SBS birincisi, Zonguldak’tan opera eğitimi görmüş müthiş bir ses ve hatta dünyada başarılı olmuş ‘Türkiyeli’ haberleri hep ilgimizi çekiyor.

Bu sefer de baba lokantasında çorbacılık/garsonluk/temizlik yapan Hasan’ın başarısı iyi geldi bize. Aslında çok ironik: Böyle bir sesin, şimdiye kadar mesleğini icra edecek bir ülkede olmayışı, yurt dışında olsa operada saygın bir kariyer elde edecek iken burada ‘O Ses Türkiye’ sayesinde sesini duyurması, ülkenin en bilinen kültür merkezi Atatürk Kültür Merkezi’nin yıllardır kapalı olması, yetenekleri yönünde sanat eğitimi alan gençlerin kendi alanlarında çalışamaması... Bunların hepsi birer konu başlığı. Biz değişmeliyiz, gelişmeliyiz. Biz, içimizdeki cevherlerin ‘kendi mucizelerini’ yaratmasını beklemeden onları duyabilecek bir ülke olmalıyız. Şimdi değilse, ne zaman? Hasan Doğru için izleyeceğim yarışmayı.

Urfa’dan Filipinler’e: TEK DÜNYA


Geçen hafta leopar konusunda dediğim ‘önlemler alalım, vurmayalım’ minvalindeki çalışmaların, Doğa Derneği tarafından Urfa-Halveti’de çizgili sırtlanlar ve 1.5 metrelik kertenkeleler için uygulandığını öğrenmek bu haftanın güzel haberi oldu. CNNTürk’te yayınlanan programda, Doğa Derneği temsilcisi, yöre halkı ile yaptıkları bilinçlendirme ve koruma çalışmalarını anlattı. Aynı çalışmalar nesli tükenmekte olan kelaynaklar için de yapılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştı anımsarsanız. “Güzel şeyler de oluyor” dedirten gelişmeler bunlar.

Yaza yaza, çize çize öğreneceğiz yaban hayatı ve doğayı koruyup kollamayı. Yoksa, doğanın intikamı büyük oluyor. Filipinler’deki tayfunun öcü, aslında tüm insanlığa karşı. Nitekim, bu ay Polonya’da yapılan Birleşmiş Milletler iklim toplantısının konusu doğa ve iklim değişiklikleri idi. Dünya, iklim değişikliğini yavaşlatmak için 2015’te bir anlaşmaya varmaya çalışıyor.

Filipinler İklim Komiseri Naderev Sano, ülkesindeki felâketin pek çok kişinin aç kalmasına yol açtığına işaret etti ve görüşmelerden anlamlı bir sonuç çıkana kadar toplantı boyunca açlık grevi yapacağını açıkladı. BM iklim uzmanlarından oluşan bir panel, Eylül ayında küresel ısınmanın ana sebebinin insan faaliyetleri olması ihtimalini yüzde 90’dan yüzde 95’e çıkarmıştı. Urfa’nın sırtlanları, İstanbul’un kuzey ormanları, Filipinler tayfunu hepsi birbirine bağlı aslında. Biz doğayı tükettikçe, o da insanoğlunu öldürüyor.