Yazgülü Aldoğan

Yalaka basın, esir basın

Cumartesi, 24 Temmuz 2010 - 05:00

Cine5’e TMSF el koydu ya, yalaka basının asları orada program yapıp, hem esip yağıyor, hem de paraları cukkalıyor! Geçen akşam baktım, belâlım başta olmak üzere, şer cephesi, sıra sıra dizilmiş, dillerinin kemiği yok, atıp tutuyorlar! Star yazarı Ahmet Kekeç, Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı ve Yeni Şafak yazarı Salih Tuna konuk olarak da Star’dan Şamil Tayyar’ı almışlar aralarına, oh, oh, suyundan da koy, öyle güzel sallıyorlar ki. Şamil’im Tayyar’ım pek bir dertli: Çok dava varmış hakkında, (benimkiler de dahil) mahkumiyet yiyecekmiş, korkudan yazılarını kesmiş, (ya da kestirilmiş!) AKP’ye gitmiş, onlar da destek çıkmıyormuş. “Bana gönderiyorlar, ben de yazıyordum diyor, Ahmet Hakan’a gönderecek değiller ya, o mankenleri yazıyor”. Bu çocukta böyle bir takıntı var, ona buna kara çalma takıntısı.

Basın Bayramı’nda tutuklu

O sonradan fos çıkan iddiaların hepsini, doğruymuş, gerçekmiş, kanıtlanmış gibi anlatıyorlar. Sadece bunları dinlesen, okusan, inanırsın, inanmak da istiyorsan tabii. Ergenekon sanıkları için “yetmez diyorlar, en az on bin kişi alınmalı içeri.” Gözlerini hırs bürümüş! Bu konuşmayı yaptıkları sırada Alb. Çiçek’in askeri mahkemedeki duruşması henüz yapılmamıştı. O kadar eminler ki kendi yazdıkları senaryodan, “Çiçek, bu duruşmada yargılanıp, disiplin cezası alacak. Ama ceza ertelenecek. Böylece hapis yatmayacak, yattığına sayılacak, özgür kalacak. Öbür dava da düşecek, hepsi oyun.” diye anlatıyorlar. Oysa mahkeme davayı reddetti. Çiçek yargılanmadı, serbest de kalmadı. Ama ne gam, başka söyledikleri de doğru çıkmadı. Hangisi için özür dilediler? Bu iktidarın sırtı sıvazlanan basını bunlar. Bir de esir basını var: Silivri Cezaevi’nde 24 Temmuz Basın Özgürlüğü Bayramı’nı, ne suç işlediğini bilmeden tutuklu olarak geçiren Mustafa Balbay’a ve diğer gazetecilere selam gönderelim. Tutuklulukların infaza dönüştüğü, ölmek üzere olan mahkumların affedilmediği, ama özgür demokratik hukuk devletinden! Tabii, inanmak istersen.

Cezaevinde ölümle açılınmaz!

Abdullah Akçay, 1992, Mardin doğumlu. 14 yaşında kaçırıldığı çete tarafından suça bulaştırılmış. Önce polise sonra tutuklu olduğu cezaevinde kan kanserine yakalanmış. Abdullah Akçay’ın hastalığı, elbette cezaevi koşullarında iyileştirilemezdi. Güneş görmeyen, bodrum katındaki hastanehücre- odasında, annesini bile göremeden ölüme gitti Abdullah Akçay. Amcası, kırık Türkçesiyle, “İdam mahkumlarının bile son arzuları yerine getiriliyor. Abdullah ve ailemizin son arzusu, evimizde ölmesiydi. Olmadı” diye ağlıyor. Annesi, ölmeden önce oğlunu görebilmek için kapıdaki askere yalvarmış. İçeri almamışlar. Babası, tahliye dilekçelerini Cumhurbaşkanı Gül, TBMM Başkanı Şahin, Başbakan Erdoğan, Yardımcısı Bülent Arınç’a elden verdiklerini ancak bir işe yaramadığını anlattı. Evladını kaybetmiş, sulu gözlü Arınç’ın buna hiç mi yüreği sızlamadı? Abdullah Gül, Necdet Sezer kadar olamadı, hiçbir mahkumu affetmedi, bu çocuğu affedemez miydi? Başbakan, Adli Tıp’a, oraya buraya, bitirin şu işi! diyemez miydi? Abdullah Akçay, çocuk yaşta cezaevine girmiş. Kürt asıllı. Mahkum. Ölüme de mahkum. Bu çocuğu ölmeden önce ailesine teslim edersiniz, Kürt açılımı yapmış, taş atan çocukları hapisten çıkarmış, hukuk reformu yapmış kadar olur, üstüne adaletli, şefkatli, kucaklayan devlet imajı yüklersiniz! O aile ve Mardin halkı ve Kürtler, ve vicdanı olan herkes, size, ölmek üzere olan bir Kürt çocuğunun annesinin kucağında, kardeşleri ve akrabalarıyla birlikte ölmesine izin vermediğiniz için kızıyor, düşman oluyor, lanetliyor! Referandum yapacağınıza insanlık yapın!