Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Yaparsanız olur

Pazar, 11 Nisan 2010 - 05:00

Öyle ‘Bizim kapımız kadınlara açık, buyursunlar gelsinler’ demekle olmazdı bu iş. Öyle olmadı da zaten. Çok geniş katılımlı, yüksek bütçeli, profesyonelce kotarılmış bir ‘Ortak Program’la oldu. Yerel yönetimlerde kadınların seçilme oranında büyük artış kaydedildi.
2006 yılında, yaklaşık 2.8 milyon dolarlık bir bütçe ayrılarak, Birleşmiş Milletler Kuruluşları, İçişleri Bakanlığı, Sabancı Vakfı ve Sabancı Üniversitesi ortaklığı ve işbirliğinde bir program başlatıldı. ‘Kadın ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Ortak Programı’ndan bugüne kadar 300 bin kişi faydalandı.
İstanbul, Ankara, İzmir, Kars, Nevşehir, Şanlıurfa, Trabzon ve Van’da yapılan 80 toplantıda yerel yönetimler ve kadın kuruluşları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve yerel hizmetler konusunda bilgilendirildi. Ve sonuç: 2004 yerel seçimleriyle kıyaslandığında, 2009 yerel seçimlerinde kadınların seçilme oranında yüzde 57 artış sağlandı.
Programın gerçekleştirildiği illerdeki genel meclisler, Büyükşehir belediye meclisleri, ilçe ve belde meclisleri ile merkez, ilçe ve köylerdeki muhtarlıklarda kadınlar söz sahibi oldu.
Üç sene gibi kısa sayılabilecek bir sürede bu kadar büyük başarı elde edildiğine göre, demek ki benzeri programlar tüm ülke genelinde uygulanabilseydi çok daha büyük başarılar elde edilebilirdi. Siyasette pozitif ayrımcılık, rüştünü ispat ettiğine göre, bunun gibi ortak programların devamı gelmeli.

Nazlıcan’ın intihar girişimini nasıl okumalı?

Çabalıyordu kız. Yaşından büyükmüş gibi davranmaya, olgun bir kadınmış gibi oturup kalkmaya, güçlü ve dik görünmeye çalışıyordu. En azından, dışarıya böyle bir görüntü veriyordu.
Dedesinden büyük bir adamla yaptığı evliliğinin tamamen kendi rızasıyla gerçekleştiğini göstermeye çabalıyordu. Artık buna kendi bile inanmıştı.
Evlendiği adamın ailesinin ve çevresinin tepkilerini kaldırabileceğini sandı. Bu beklediği bir şeydi. Medyadan ve kamuoyundan alacağı tepkinin boyutlarını ise hesap edemedi. Hadi her şeyi bir kenara bırakın, sadece 17’lik bir genç kız olarak 71 yaşındaki bir adamla evli olmak bile kaldırabileceğinin üstünde bir yüktü.
Tüm bunların üstüne, kendi ailesi de Halis Ağa’nın çatısına sığınmak isteyip, ağa kocası da bunu kabul etmeyince film koptu. Nazlıcan, üstündeki baskıya daha fazla dayanamayıp ölmek istedi. Ya da psikologların yorumuyla, yardım çağrısında bulundu.
Nazlıcan’ın ailesini ve Halis Ağa’yı vicdanlarıyla baş başa bırakalım ama, bu durumun, Halis Ağa’yı örnek alıp kendinde gencecik kızlara talip olma hakkı gören dedelere ve ‘Biz de böyle yağlı bir kapı bulup kızımızı eversek’ diye iç geçiren ailelere, hiç değilse ibret olmasını umalım.

Herkes mutlu bir çocukluk geçirmeyi hak eder

Santralistanbul’un büyüleyici atmosferindeyiz. Ülker Kurumsal İletişim Genel Müdürü Zuhal Şeker’in ‘Ülker 23 Nisan Çocuk Sinema Şenliği’ne dair yaptığı konuşmayı dinliyoruz. Üç sene önce bu proje için yola çıkarken, Onursal Başkanları Sabri Ülker’in sözlerinden ilham aldıklarını anlatıyor Şeker.
Sabri Bey’in ‘Dünyanın neresinde olursa olsun, herkesin mutlu bir çocukluk geçirmeye hakkı vardır’ mottosuyla yola çıkıyorlar. Amaçları, Türkiye’nin her yerindeki çocukların eşit şekilde faydalanabilecekleri ve mutlu olabilecekleri bir proje yaratmak. Çocukların hayal gücünü harekete geçiren ve sosyalleşmelerini sağlayan ‘sinema’da karar kılıyorlar. Ve her sene bir çocuk filmini seçerek, sineması olan tüm illerdeki çocukların herhangi bir ücret ödemeden film izlemesini sağlıyorlar. Filmden çıkan her çocuğa, içinde çikolata, süt ve şekerlemelerin olduğu sürpriz bir kutu hediye ediyorlar.
Bu sene 17-18 Nisan tarihlerinde, Türkiye’nin 50 ilindeki 158 sinema salonunda iki gün boyunca ücretsiz olarak gösterilecek ‘Astro Boy’ adlı filmle 200 bin çocuğa ulaşmayı hedefliyorlar. En çok da, hayatında hiç sinemaya gitmemiş çocukların heyecanıyla ve sevinciyle mutlu oluyorlar. “Peki ya sineması olmayan illerdeki çocuklar için ne yapacaksınız?” diye sorduğumuzda ise “Gezici bir sinema TIR’ıyla köyleri ve kasabaları dolaşıp, sineması olmayan illere gideceğiz ve oralardaki çocuklara ulaşacağız” yanıtını veriyorlar. Çünkü herkes mutlu bir çocukluk geçirmeyi hak ediyor.

Sanat müziği seyircisine yakışmadı

Haberi okuyunca ‘Keşke böyle bir şey yaşanmasaydı’ diye düşündüm ve seyircimizin tahammülsüzlüğüne de üzüldüm açıkçası. Türk Sanat Müziği’nin emekçisi diyebileceğimiz, birbirinden saygın 9 ismi bir arada dinleme fırsatı elde ediyor ama konserin 35 dakika geç başlamasına tahammül edemiyor, sanatçıları yuhalamaya kalkışıyoruz.
Haftalar öncesinden bilet almış, konser yerine varmak için İstanbul trafiğinin keşmekeşinde eziyet çekmiş olabiliriz. Ama bütün bunlar bize Seçil Heper, Zekai Tunca, Nalan Altınörs, Mustafa Sağyaşar, Samime Sanay, Yıldırım Bekçi, Muazzez Abacı, Bülent Ersoy ve Yaşar Özel’i yuhalama hakkı verir mi? Elbetteki konserin zamanında başlaması bir saygı göstergesidir, doğrusu budur ama Türk Sanat Müziği seyircisine, sanatkarı yuhalamayla karşılamak yakışır mı? Sanatçı, seyirciden aldığı olumsuz elektrikle güzel şarkı söyleyebilir mi? O moralle kendini sanatına verebilir mi? Olsa olsa bir görev icra ediyormuşçasına şarkılarını söyler, bir daha da böyle bir organizasyona katılmaya tövbe eder. Polemiklerin sanatın önüne geçtiği şarkı yarışmalarıyla iyice deforme olan sanat müziği kültürümüz de böyle böyle yitip, gider...

Haftanın notları

Türkiye’de yayımlandığı sıralarda İsrail-Türkiye arasında gerilime yol açan ‘Ayrılık’ dizisine bir tepki de İsrail cezaevlerindeki Filistinli kadın mahkumlardan gelmiş. Filistinli kadın mahkumlar, dizinin kendileriyle ilgili gerçekleri ve onların direniş mücadelesini çarpıttığı gerekçesiyle, Arapça yayın yapan MBC televizyonundan dizinin yayından kaldırılmasını istemiş.
(Demek ki konu İsrail, Filistin ya da Türkiye meselesi değil, bizim de içinde olduğumuz Ortadoğu kültürüyle alakalıymış. Demek ki ‘Ortadoğu insanı’, diziler söz konusu olduğunda fazlasıyla hassaslaşıyor, o kadar ki, ezeli düşmanlarıyla bile aynı görüşü paylaşabiliyormuş.)

Tarihi Emek Sineması’nın yıkılarak yerine bir alışveriş merkezi kurulacağı iddiaları karşısında bir araya gelen ‘Emek Bizim, İstanbul Bizim, Yıktırmayacağız’ oluşumu, İstanbul Film Festivali’nin açılışında yaptıkları eylemle açılışa damgasını vurmuş.
(Doyamadık ya alışveriş merkezlerine, tarih falan dinlemiyor, ne var ne yok yıkıyoruz. Birileri ‘Tarih yazılacaksa, onu da biz yazarız’ havasında oldukları için Emek Sinemasıymış, Atatürk Kültür Merkezi’ymiş, tarihmiş, kültürmüş, umursamıyorlar. Yakında tarihi AVM’ler üzerinden anlatacaklar.)