www.posta.com.tr
  • Açılış sayfam yap
  • Üye Girişi
  • Canlı Skor
  • RSS
  • Mobil
  • ALTIN88,5750 %-0,58
  • BIST72391 %-1,06
  • EURO2,9505 %-0,87
  • USD2,1355 %-0,70

Posta.com.tr Yazarları

yazar
 
BU HABERİ PAYLAŞ
  • Arkadaşına gönder
  • Yazdır
 

Kıbrıs'ta Neler Oluyor?

30 Ocak 2013
Yazı Boyutu:

Gece yatış 05.00. Bu sabah uyanış 09.00. İlk işim bu yazıyı yazmak. Dün KKTC'de kayboldum. Dün insanlığın içinde kayboldum.  1974, karışık bir ortak zihin, farklı algılanan ruhlar, kumar, fuhuş, yepyeni bir göç ve bugün... Hepsinden dem vuracağım. Ne kadar az şey biliyormuşum. Kaynağa gitmeden, uzaktan duyulanların ne kadar boş olduğunu bir kez daha anladım

1974’de kuzeyden güneye göçen 200.000 Yunanlı, güneyden kuzeye göçen 70.000 Türk. Yerlerini, yurtlarını olduğu gibi bırakıp, neredeyse tasını tarağını almadan yuvalarını bırakan onbinlerce insan. 2003’te kapıların açılmasıyla ilgili Olayların tanıklarından, tanıkların çocuklarından torunlarından  sokaklarda dinlediğim hikayelerden iki tanesiyle başlayalım.

2003’te kapılar açılınca, 1974 de evini bırakan yunanlı aile bugün  o evde yaşayan aileyi ziyarete gelir. Eve girince ağlamaya başlarlar. Yaşlı bir beden, hıçkırıklarla ağlar. Türk aile ile kucaklaşırlar, beraber ağlarlar. Bu evde doğan, ergenlikten yeni çıkan çocuk bahçeye koşar. Zeytin ağacından kopardığı bir dalı, aileye verir. Birkaç gün aileye ağırlarlar. Ziyaretçiler geri dönerken Yunanlı dede der ki: ‘Annan planı bir gün gerçek olsa da bu ev artık sizindir.’ Birkaç ay sonra bu kez Türk aile güneye geçer ve aileyi ziyaret eder. Eve girerlerken mutfak kapısında onları, kuzeyden armağan edilmiş zeytin dalı karşılar. Mutfak kapısının kirişine özenle yerleştirilmiş, sessiliğinde her şeyi anlatan zeytin dalı.

2003’te kapılar açıldığında ilk gün birbirine sarılan binlerce insan. Onların arasında dolaşırken zihnin kamerası zoom yapar. Karede 70’li yaşlarında iki dede... Sımsıkı sarılmışlar, çocuk gibi ağlıyorlar. 1974’de birbirlerinin tek dostu olan bu iki insan yıllar sonra buluşuyor. Bir şekilde birbirlerine ulaştırdıkları mesajlarda birbirlerini görmeden ölmeyeceklerinin sözünü vermişler. Sonunda sımsıkı sarıldıklarında neredeyse bir saat sarılmaları da ağlamaları da bitmemiş. 2004’te bir ay arayla ikisi de bu dünyaya gözlerini yummuşlar. En azından sözlerini tüm acılara rağmen tutabilmiş olmanın huzuruyla...

 Bugün aileler endişeli.  Hem ailelerle, hem çocuklarıyla sohbet ediyorum. Gndüzden geceye, geceden sabaha... Buzukiler çalıyor, rakılar içiliyor. Ruhlar ne kadar yaralı... Neredeyse tamamı üniversite mezunu gençlik, adayı terketmek zorunda kalıyor. İş yok, gelecek yok. Hatta bu yüzden genç aileler çocuk sahibi olmak istemiyor. Biz nasıl bilirdik, bana nasıl anlatılmıştı. Refah içinde yaşayan, havadan maaş alan, saat 3’te işi bitiren, cennet gibi bir yer. Hatta asalak denmedi mi, havadan bağışlanan paraları yiyorlar denmedi mi, Türkiye’nin üzerinde bir kambur denmedi mi? En çok bu laflar dokunmuş yüreklere. Şimdi ise işsizlik var ve daha önce hiç yaşanmamış sosyal sorunlar var.

Kıbrıs’a geçip vatandaş olmak bir günlük iş. Gitmek için de kimliğini cebine koyman yeterli. Son dönemde yaşanan göç, adayı kökünden değiştiriyor. Tarihinde ilk kez biz burdayken narkotik çubenin olduğu binaya bir molotof kokteyl atılıyor. İlk kez, kocasından polise sığınan kadın evine yollanıyor ve kocası önce kadını, sonra kendini öldürüyor. Geçen hafta bir Rus hayat kadını ölü bulunuyor. Buraya gelmişken fuhuş ticaretine değinmeden geçemeyeceğiz. 

Gece kulüpleri, bir zamanın Aksaray’ına dönmüş. Yüzlerce seks köleliğine zorlanan kadınla kulüpler doldurulmuş. Işıklı, lüks mekanlarda erkeklere sunulan kadınlar, demir yataklarda hücre odalarda yatırılıyor, sadece yemekleri veriliyor. Pasaportları alınmış, zorla fuhuşa itilen yüzlerce kadın. Seks köleliğinin iğrenç yüzü buraya da yansımış. Bir zamanlar Karadeniz’de İstanbul’da olduğu gibi bu yüzden aileler parçalanma noktasına gelirken, evlenenler yüzlü sayılarla ifade edilirken, boşanmalar binli sayılarla ifade ediliyor. Kadınların işi zor. İşleri, evleri arasında sıkışıp kalmışlar, hayatlarından vazgeçerek ‘ben bilmem, beyim bilir’e sğrğklenmişler. Apolitize edilmenin, edilgenleştirilmenin en bilindik yolu. Bir o kadar da Güneyin ve çevre ülkelerin kaçamak cennetine dönüşülüyor. Tıpkı kumarda olduğu gibi... Sanki Kıbrıs, sadece fuhuş ve kumar ile andırılmak istenir gibi. Yatırım yok, çözüm yok, bir de üzerine adanın çehresini değiştiren manidar bir göç var.

Oysa ben sadece seminerim için gelmiştim. Seminerimi verecek ve dönecektim. Öyle olamayacağını seminer başlamadan anladım. 250 kişi derken yüzlerce kişi salona dolmuştu. Yaşlısı genci, sevgi sözcükleriyle, sarılarak, bazısı gözleri yaşlı yürekten bizi kucakladı. İki saatlik buluşma, dört saati aştı. Sonrasında da Kıbrıs kazan, biz kepçe olduk, adayı soluduk. Gerçek adalı nasıl içten, nasıl samimi, nasıl çocuk gibi ve kimlik bunalımının, koşullarınn yarattığı mengene de nasıl hüzünlü. 

Bundan sonrasında da atölyemle birlikte sık sık geleceğime dair sözümü önce kendime sonra onlara verdim. Bir sahne, görüntüsüyle sözüyle buradan uzaktayken bana eşlik edecek:

Genç bir kız... Mücadeleci, idealist, yüreği sevgi dolu... Gözleri buğulu, zaman zaman dolu dolu konuşurken dedi ki . ‘Ben bu adadan vazgeçemem, ben bu adanın yok olmasına, stratjik oyunlara kurban edilmesine gözlerimi yumarak tanıklık edemem. Kadınlar fuhuşa zorlanırken, aileler parçalanırken, gençler adadan göçmek zorunda kalırken, soru işaretleriyle dolu dışarıdan bir göçle adanın çehresi değiştirilirken ben nasıl kendimi düşüneyim, nasıl güleyim?’ Bu soruya yanıt veremedim. Bugün burada yaşananları daha fazla anlatabilmek ne kadar önemli...

Ben siyasetten anlamam, anlarım da anlamam, tiyatro sahnesine benzer. Uluslararası ilişkiler, politik stratejiler, entrikalar işim değil. Benim işim insan. Bugün burada insanlar kendilerini piyon gibi hissediyor. Bugün adadan ayrılırken, onlarca sahne, buruk ama bir o kadar da sıcak duygularla dönüyorum. Ben bir özür borçluyum. Kaynağa, sokağa bakmadan önüme gelenle bilmişim bugüne kadar... Yaşam böyle bir şey. Gerçek de... Taraf olmadan tanık olabilmek de... Görünen hiçbir zaman sadece göründüğü ya da gösterildiği gibi değil...