www.posta.com.tr
  • Açılış sayfam yap
  • Üye Girişi
  • Canlı Skor
  • RSS
  • Mobil
  • ALTIN87,8950 %0,22
  • BIST78635 %0,92
  • EURO2,8645 %0,10
  • USD2,2135 %0,09

Posta.com.tr Yazarları

yazar
 
BU HABERİ PAYLAŞ
  • Arkadaşına gönder
  • Yazdır
 

Son kez…

02 Ağustos 2011
Yazı Boyutu:

 “Gitme!” demekmiş aşk ve gidememekmiş. “Hep git derim ben ya da her an gidebilirim…” demek değilmiş.

Yaşanıldığında ilişki olurmuş onun adı, yaşanamadan bittiğinde “aşk” olarak kalırmış…

Sahip olmak, yolun yarısına gelmek, sözde ilişki yaşamaksa, sonuna gün saymakmış meğerse sessizce… Tüketene kadar uğraşmak yıllanmak, ciddileşmekmiş sözde...

Peki ya tam ortasında, tam da benim diyebilecek gibi hissettiğin anda giderse? O zaman adı aşk olur işte … Geride kalan tatsız, yarım, yarsız, cansız…

“Ben yapamıyorum artık, deniyoruz olmuyor, zorlamayalım işte, ayrılalım” demek son değilmiş aslında, nasıl yaralayan, kanatan bir cümleymiş, nasıl da acı...

“Peki” demek, ya da “gitme” demek o anda, nasıl da zormuş, ya da hiçbir şey söyleyememek ve düğümlenmesi boğazının, yağması kirpiklerinden nasıl da olur işmiş…

İnsanların her şeyi bildiği ve yönettiğini hissettiğinde Tanrı’nın kendisini hatırlatması gibi bir şey bu… “Şöyle şöyle yaşarsanız ömrünüz yüz yılı geçer” diyen bir profesörün elli yaşında ölmesi gibi. Kontrolün başkasında olduğunu hatırlamak.

“Ben ilişkilerimi yönetebilirim, çıkarım, gezerim, eğlenirim, işime gelmezse ayrılırım, hayal kurarım, umut ederim, evlenirim, hayal ettiğim gibi değilse boşanırım. Ama asla huzursuz yatmam ben, küs uyumam” demek değilmiş aşk.

Bir gece küssen sen ona; “Evet, hadi canım sana güle güle, madem ben huzursuzken döndün arkanı mışıl mışıl uyudun, benim üzüldüğümü göre göre.. Hiç işim olmaz artık seninle” diyememekmiş aşk. Sabahı sabah etmekmiş, günün doğmasını beklemekmiş.

“Ayrılalım peki” dedim ve gittin.

Bitti, gitti.

Üzülürüm ama unuturum.

Hayat devam ediyor.

Birbirimizi yıpratmaktansa…

Hatta, ben seni üzüyorum, buna üzülüyorum.

“Baksana, sana zarar veriyorum.”

Bile dedin üstelik, hatta…

İyice ezdin içimi yani özetle, tüm gücünle üstüne basıp geçtin yani.

Bu mudur?

Budur…

Ve sessizlik….
***
Sonra, ne yapacağız peki? Hatta yapacağız bile değil, ben ne yapacağım, sen ne yapacaksın...

Aynı şeyleri yapacağız biliyor musun? Aslında tam da aynı şeyleri…

Ve bunu birbirimize tesadüfen rastladığımız bir yerde fark edeceğiz ikimiz de…

Rastladığımız yer, ikimizin de bu geceden itibaren çok sık gittiği bir yer olacak şüphesiz. Bilinçaltımızda sürekli birbirimizi aradığımız, içten içten özlediğimiz bir yer olacak bence.

Yeryüzünde, her sözde birbirimizi arıyor olduğumuz ve bunu kendimize bile itiraf edemediğimiz, itiraf etsek de kabul edemeyeceğimiz kadar güçsüz kalacağımız o sancılı dönemde…

İnsanlardan “Aramıza hoş geldin, oh işine gücüne bak, kendini topla” demelerini ve bunlara inanır gibi yapmak ihtiyacına gireceğiz tüm gün.
Her ne kadar yollardaki tabelalarda adını gördüğümde, ya da gittiğimiz yerlerin önünden geçerken sızlasa da içim, insanlardan tüm gün bunları duymayı kendimdense bunlara inanmayı bekliyor olacağım inan.

Ve sen de aynı şekilde hissedeceksin biliyorsun değil mi? Başkasının koynunda bin pişman olacaksın bir sabah. Bensiz kaldığını hissettiğinde ne kadar üzüldüğünü, belki de yüzünün uzun zamandır gülmediğini hissedeceksin, insanların yanında …mış gibi yaptığını fark edeceksin bir an, üşüyeceksin. Dönmeyi düşündüğünü fark ettiğin anda kendine kızacaksın. ve bu fikri bir daha aklından bile geçirmemen gerektiğini tekrarlayacaksın.
Kalabalığın içinde aslında yalnız olduğunu, çünkü bensiz olduğunu bileceksin. Tanıdık bir ses, sıcak bir gülüş arayacaksın, belki çocuk, belki dağınık belki de sümüklü.

Seni o en dağınık haliyle yanında geldiği anda sımsıkı sarmasını, kucağına atlamasını, yüzündeki gülümsemeden seni nasılda yürekten sevdiğini hissetmeyi özleyeceksin, her akşamın yavaş yavaş gelişinde. Günün bitmek üzere işte, bensiz de dünya dönüyor, dönecek, bileceksin.
Yorgun argın evine dönerken, bir restorana takılacak gözün, gönlün.

Bir çorba içmek isteyeceksin oradan geçerken birdenbire durup, “keşke kremalı mısır çorbası olsaydı kido” dediğimi duyar gibi olacaksın, hatta duyacaksın ta derinlerinde bir yerlerde, sesimin tüm içtenliği ve olağanca aşkımla sana.

Olabildiğince hızlı adımlarla oradan uzaklaşacaksın,  hiç gitmediğiniz bir yere gidip bir iki bir şey içeceksin, çorbadan vazgeçip, “İyi yaptım” diyeceksin, “Oh be dünya varmış” diyeceksin. Belki rahat da edeceksin gerçekten, birkaç gün nefes alacaksın, eski dostlar da amma eğlenceliymiş diyeceksin, nasıl da özlemişim cep telefonsuz yaşamayı diyeceksin, kimseye hesap vermem, istediğimle gezerim, yerim içerim diyeceksin. Leylalar, Leylalar diyeceksin…

Günlerin böyle dolu dolu, arkadaşlarınla, yeni insanlarla, işinle ve kendinle ilgilenerek geçecek, yüzeyde.

Ve derinde beni özleyerek, hem de çok özleyerek geçecek.

Gündüzleri böyle geçirsen de sen, eve döndüğünde yanında evin kadar rahat olabildiğin ilk yer olan yanımı yakınımı çok özleyeceksin kido…
O kadar sensin ki yanımda ve o kadar benim ki yanında işte bunun gittiğini, sesimin, nefesimin, ellerimin ve yarınlarımızın gittiğini hissedeceksin.
“Geceleri yatağa başını koyduğunda yorgunluktan aklına bile gelmeyecek o” cümlelerinin yalan olduğunu fark edeceksin, sabah uyandığında ilk aramak istediğin kişiyi arayamamanın sıkıntısı boğazında düğümlenecek. Neden? Diyeceksin.

Aslında o kadar da önemli değildi diyeceksin kendine, ama dinlemeyeceksin yine, hemen duşa atacaksın kendini ve hemen ardından sokağa.
Rüyana gireceğim bazen ve sen hatırlamak bile istemediğini söylesen de kendine, nasıl da sıcacık bir huzur vardı diye geçireceksin aklından, inan.
Şarkılar acımasız gelecek hayatta ilk kez, hemen bir tuşa basarak değiştirsen de müziği, ruhun bir öncekinde takılı kalacak. İçin o şarkıyı söylemeye devam edecek, defalarca.

İşte böyle geçecek günlerimiz, nerede, kiminle, yemek yiyor mu diye düşüneceğiz belki, belki de saçları nasıl şimdi kim bilir diye, bir yabancının ayağındaki ayakkabı hatırlatacak belki onu belki ufak bir çocuk herhangi bir yerde rastladığın..

Konuşurken onun ifadelerini kullandığını hissedeceksin ansızın, birine bir şey anlatırken iki elinin işaret parmaklarının iki ucu birbirine değer bir şekilde konuştuğunu hissedeceksin, hemen ellerini indireceksin ama…

Ve sonunda, sonunda diyorum, çünkü sen bile bilmeden beklediğin olacak, karşılaşacaksınız, onun saçına, hırkasına, benzetip de o sandıklarınla değil, gerçekten onunla karşılaşacaksın sonunda.

Geceleri kan ağlayan içini bastırır gibi mi yapacaksın ve sıradan bir selam yollayıp yoluna devam mı edeceksin, yoksa çok mutlu gibi görünüp yanındakilerle yüksek sesle konuşarak onu görmezden mi geleceksin.

Bu bile fark etmez biliyor musun? Hangisini yaparsan yap, gölgemden gölgenin koptuğu  ilk adımda hissedeceksin bensizliğin ağırlığını içinde hem de çok derinde…