Yaşama hakkı mı, örtünme hakkı mı?

a
a
Cumartesi, 06 Kasım 2010 - 05:00

Yolum kazara İstanbul Kongre Merkezi’nin önünden geçmese haberim olmayacak. Koskoca afişlerle dün ve bugün için Uluslararası İstanbul Kadın Buluşması yazıyor. Herhalde kadından sayılmadığımızdan kadın yazar-gazeteci olarak bile çağrılı değiliz! Tıpkı Eğitim Şurası’na bu konunun en sıkı takipçisi Abbas Güçlü’yü çağırmadıkları gibi! Cumhur da sayılmıyorduk ya malum. Pek çok düzenleyicisi içinde en çok dokunanı 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı. Aşkolsun Şekib Bey, siz de mi? Efendim, bu toplantının açılışını yapan Başbakan Erdoğan, son zamanlarda diline doladığı biçimiyle başı açık kadınları başı kapalı kadınların özgürlük ve haklarını korumaya çağırırken salonda bir grup kadın da “kadın cinayetlerine son” yazılı pankartlar açıyor ve ne slogan ne ayakkabı, ne yumurta atmadıkları halde yaka paça dışarı atılıyor! Tayyip Bey’e göre kadınların “başlarını örtme hakkı ve özgürlüğü” yaşama hakkından daha önemli demek ki.

[[HAFTAYA]]

Ya da etrafındaki işgüzarların. Son bir kaç ayda yüzlerce kadın abuk subuk cinayetlere kurban gitti. Yükselen muhafazakarlık rüzgarından payını kadınlar hayatlarını ödeyerek alıyor. Cinayet zanlısı birinin son gerekçesi: “Kadını takip ediyordum, evine erkek aldı, pencereden girdim, yatakta uyuyorlardı. Kötü yola düştün seni öldüreceğim dedim. Adam uyanıp “sen kimsin, ben kocasıyım” dedi ama inanmadım, öldürdüm” oldu. Bir karı koca hayatlarını böyle kaybetti! Ne önemi var, kadının başı örtülü müydü ona bakalım! Muhtemelen konferansta kadın cinayetleri konuşulmamıştır, zaten medyanın büyük bölümü ve halkımız da Deniz Akkaya’nın nasıl iyot gibi açıkta kalıp çocuğunun babasıyla evlenemediğini konuşuyor!

Önemli olan parti içi iktidar değil!

Önder Sav, partinin en uzun süre genel sekreterliğini yapmış kişi olmakla övünüyor ve diyor ki “Aklım ve bedenim çalıştığı sürece siyaset yapacağım.” Zaten kavga da bundan koptu: Sav; Kılıçdaroğlu’nu seçtirip boynuna davulu astı ama, tokmak kendisinde kalsın, eskisi gibi partiyi ve örgütü yöneteyim istedi. “Seni şöyle kenara alalım” diyen Kılıçdaroğlu’na öfkesi “Seni ben seçtirdim, sen şimdi nasıl bana lolo yaparsın” gerekçeliydi. Bu mantığı ve tavrı bir başkasından hatırlıyorum: Bülent Ecevit, koalisyon hükümetinin başbakanıyken Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer’i cumhurbaşkanı seçtirdi. Sezer, cumhurbaşkanlığını aynı Anasaya Mahkemesi Başkanlığı gibi yapmaya başladı, bütün yasaları ince eleyip sıkı dokuyor, beğenmediklerini geri gönderiyordu! Başta Ecevit, liderler şaşkına döndü, Sezer’e nankör kedi muamelesi yaptı, o da onlara Anayasa kitapçığını fırlattı! Önder Sav, en uzun süre genel sekreter olmakla değil, partisini en kısa sürede iktidara taşımış olmakla övünebilseydi bugün zaten yerinden olmayacaktı! Mesele, bir partiye, en küçük üyesine kadar egemen olmak değil, seçim kazanmaktır. Yoksa sürekli muhalefet partisi olarak mutlu mesut Ankara’da oturur ve eriyip gidersiniz. Yüzde 42’nin yaşam biçimi korkusu olmasa o kadar oyu bile alamazsınız. Ama biz size mecbursak, siz de bize mecbursunuz. Sav, şimdi antidemokratik bulup uygulamak istemediği tüzüğü Baykal istedi diye kabul etmemiş miydi? Şimdi benim de yazdığım gibi, kime niyet, kime kısmet diyor. Partide kimin hangi odada oturacağıyla değil, seçimin nasıl kazanılacağı ve bunun için doğru politikalar, doğru adayların nasıl bulunacağıyla ilgilenen bir “yeni” yönetim, dilerim parti entrikalarına kurban edilmez de yolunu bulur. Buna hepimizin ihtiyacı var!

Ucuz mala hücum

Ünlü bir giyim mağazası zinciri Türkiye’ye geliyor diye kıyamet kopuyor. İlk mağazasını Forum İstanbul’da açan zincirin ilk gün davetlileri uzun kuyruklar oluşturup malları kapışmış! Şaştım kaldım, sanırsınız Türkiye’de giysi yok. En kuvvetli olduğumuz sektör hazır giyim, en ucuzu bizde. Zaten bilen bilir, bu mağazanın Avrupa’daki şubelerinde alınabilecek en iyi mallar da Türk malıdır! Efendim ucuzmuş. Sanki İstanbul’da ucuzluk yok, bir görgüsüzlük halidir diyorum, başka da bir şey demiyorum, kendi markalarımıza ayıp ediyoruz!