Tespih kültürümüzün sadık hizmetkârı; ŞÜKRÜ USTA

26 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Dile kolay, tam 23 yıldır Üsküdar Eski Valide ya da öteki adıyla Mihrimah Sultan Camii’nin giriş merdivenlerine yakın seyyar tezgahında tespih satar Şükrü Gökmen. Meydandaki tarihi çeşmeye nazire, Şükrü Usta da çevrenin vazgeçilmez simasıdır. Yeter ki fırtına, kar, tipi olmasın, 1.90’lık iri gövdesi, iyiden iyiye beyazlamış saçları ve bıyığıyla, öğleden akşama nöbet yerinde, kocaman ellerinin parmakları arasında zarif tespihler tutarak tezgâhının başındadır.

Portatif iskemlesi ve şemsiyesi de yedektedir hani. Esnaftan, memurdan tanıdığı, gelip geçenden selam vereni çoktur. Müşterisi de eksik olmaz. İşinin ehlidir çünkü. Hem bilgilidir hem insanın cebini yakmayan kaliteli ahşap tesbihler satar, ona göre “hiçbir önemi olmayan” boncuk, mika ya da plastik sıkıştırma değil.

Gelgelelim, dehşetli bir sigara tiryakisidir: “Sorma yahu, onu ben bırakamadım, o beni bırakacak ama...” Ötesi, halinden memnun. Ezan sesiyle huzurlu, sevecen, güleç... Şükür, kazancı yeter. Kimseye muhtaç değiller. Evli kızından bir torunu oldu, oğlu da askerliğini bitirmek üzere. Evi var, arabası da. Karısıyla mutlu yaşayıp gidiyorlar işte.

Vezne gerisinde on yıl

Doğma büyüme Üsküdarlı, 1956 tevellütlü Şükrü’nün çocukluğu pek kolay geçmemiştir oysa. Annesini 3 yaşında yitirdi. “Annesizlik nedir bilirsin, itile kakıla büyüdüm...” Babasının da bir ayağı sakat olduğu için, iyi bir işe sap olamamıştı. Şükrü, Paşakapısı Lisesi’ni bitirdi de babasının maddi durumu elvermediğinden üniversiteye gidemeyecekti. Askerliğini Kıbrıs Türk Barış Gücü’nde yaptı. Sonrası bir bankaya veznedar olarak işe girdi; yıl 1978. Derken, “Arkadaşım tavsiye etti. Gördüm, beğendim, evlendim”... Eşi de başka bankada muhasebeciydi.

Şükrü yıllarca vezne gerisinde para saydı. 1986’da, bir gün ezan sesine kulak verdi, çok etkilendi, içine bir ferahlık geldi. Üşenmedi, ilk kez dua ezberledi, namaz kılmayı öğrendi 30 yaşında. Bir süre geçti böyle. Banka memuru, beş vakit namazını bir şekilde kılar ama cuma namazına gitmesi zor mesai saatinde. Namaz izni çıkacağı da yok. Baktı olmuyor, on yıllık veznedarlığını bir kenara itip istifa etmeyi yeğledi. Cuma namazına gidebilmek onun için daha önemliydi. Anlattıkları böyle; belki başka nedenler de vardır, ne bileyim, kapalı yerde çalışmaktan sıkılmıştır.

Her halükarda, güvenli bir işi bırakmak her babayiğidin harcı değildir. Önce, küçük birikimiyle birkaç iş yapmaya kalktı, beceremedi. Seyyar tezgahta bir şeyler satmayı denedi, o da olmadı. Sözüne hürmet ettiği bir din büyüğünün tavsiyesi aklına geldi; “Sen tesbih satacaksın.” Mihrimah Sultan’a komşu seyyar tespihçi tezgahı böylece açıldı. Aslında, Şükrü o güne dek tesbih konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Sebat etti, öğrendi. Güvenilir bir satıcı oldu kısa sürede.

Turistlerle çat pat İngilizce bile konuşur alimallah: “Wooden rosaries, from top of Taurus mountains. If you use one year, it shines” gibisine... Mealen, “Toros dağlarının tepesinden ağaç tespihler. Bir yıl çekerseniz parıldar”... Hangi dinden olursa olsun, inanan insanları takdir eder Şükrü Usta. Sonra size döner anlatır da anlatır, gerçek bir öğretmen edasıyla; “Tesbihler üçe ayrılır. Kalıp tespihler, altın ya da gümüşden olur. Organik tesbihler; kaplumbağa kabuğu, fildişi gibi malzemeden yapılır. Haşebi (yontma) tespihler var bir de, onlar da ikiye ayrılır: Taştan tespihler, misal oltu taşından yapılır, hafiftir.

Ağaçtan tespihlerde ise ağacın ağırı makbuldür: Odağacı, kuka (Afrika’da yetişen bir tür Hindistan cevizinin çeneğinin dalına bağlı olan kök kısmı), yılan ağacı, demirhindi, abanoz ve pelesenk ağacından yapılan tespihler... Şükrü Ustamın uzmanlık alanı haşebiye, yani odundan yapılan “ağaçsıl” tespihler üzerine. Önce anlatır, sonra fiyat söyler. Fiber, andız, kızıl kuka ve kokulu pelesenk tespihler bulunur. Boy boy, biçim biçim: “Urfa kesimi, sudamlası, balıksırtı, yuvarlak, beyzi ve kesme”...

Strese birebir

Şimdinin tesbihlerinin taneleri tornadan çıkar. Makine tesbihi ucuzdur; 10-15 liraya satılır. Osmanlı döneminde ise her tane, elle özel yontulur, delik geni?liği ayarlanırdı. Tesbihler, alın teri ve göz nurunun birleştiği gerçek sanat eserleridir. Tespih hastası koleksiyoncuların her daim peşinde oldukları böyle tespihlerin her biri en az 400-500 lira eder, hatta bin liraya kadar çıkar, belki de çok daha yukarılara. Aslında fosilleşmiş reçine olan kehribar tespihlerin de meraklısı çoktur.

Şükrü dostum, Türkiye’nin en ünlü koleksiyoncuları arasında merhum Sakıp Sabancı ve Aydın Bolak’ı sıralıyor. Bir de Üsküdarlı Neyzen Niyazi Sayın’ı. Koleksiyoncular bir yana, yurdum insanı tesbihe düşkündür. Neden? Şükrü Usta’ya göre, tespih dini açıdan elbette önemli ama günlük yaşamın stresine karşı da birebirdir. Tespih çeker, “Ohh be!” der. Ayrıca tesbih çekerken parmakların oynaması sayesinde “kalbe giden damarlar” açılırmış, gerçek mi rivayet mi bilmem. Şükrü Usta veznedarlıktan tespihçiliğe işte böyle geçti.

Allah utandırmadı, mütevazi kazancıyla, eksik sigorta primlerini ödeyip emekli bile oldu. Onun dünyası tespihler ve insan. Zaten, ilk tespihini onun tezgahından alan “Şükrü Usta’nın manyağı” olur çıkar. Öyle ki, çam ağacı reçinesinin eritilip kılcal iplikler üzerine dökülmesi, ardından dondurulup sıkıştırılmasıyla elde edilen “fiber” taneli tespihle “ortaokul”, kullandıkça renk değiştiren kuka ile “lise” ve mis gibi kokan pelesenkle “üniversiteli” gibi aşamalar kaydeder. İmamelerini gümüşten isterlerse, onlara sanatkâr bir kuyumcunun adresini de verir.

Topkapı Sarayı’nda sergilenen tarihi tespihleri de görmelerini söylemeyi unutmaz. Kıssadan hisse bir sürü fıkra da anlatır durur. Şükrü Usta tespihlerini, Osmanlı’dan günümüze miras tespih kültürü meraklıları için satar. Kabadayı gözükmek için tespih çeken “façacılar”, sakın onun yanına uğramayın, terslenirsiniz vallahi! O, şiddetin, zorbalığın değil, uygarlığın, kültürün ve zarafetin hizmetindedir çünkü.

(19.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)