İlahi Başbakanım...

15 Aralık 2015, Salı 13:40
AA

“Kadın tarih boyunca nasıl zarafetin sembolü ise, kadına karşı şiddet de barbarlığın, zulmün adıdır.

Dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir kadının çığlığı bize ulaştığında, o çığlığın yanında önce Türkiye Cumhuriyeti devleti olacaktır.

Buradan BM kadın konferansı çerçevesinde dünyaya sesleniyorum. Kadına karşı şiddetin en fazla cereyan ettiği bu zulme artık bir ‘dur’ diyelim. Maalesef kadınların en fazla mağdur olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Oysa o kadınlar merhametin, şefkatin sembolüdür. Bu sembole atıfta bulunursak, o zaman dünya çok daha yaşanabilir olacaktır.” Buraya kadar yazıyı ben değil Sayın Başbakan Davutoğlu yazdı. Ben de birkaç not düşmek istiyorum.

İlahi Başbakanım. Güldüm desem ayıp olur. Bari tebessüm ettim diyeyim. Sizin bu konuşmayı yaptığınız gün açıklandı.

1 Ocak- 1 Aralık 2015 arasında 282 kadınımız cinayete kurban gitmiş. Bu kadınlar mutlaka çığlık atmışlardır. Size ulaştı mı acaba. Dünyadan vazgeçtik, bu cinayetleri önlemek için Türkiye’de ne yaptınız?

“Türk yargısı bu konuda üzerine düşeni yapacaktır” dediniz. Evet yaptı. Katil kravat taktı, duruşmalarda hep önüne baktı, saygılı davrandı diye iyi halden indirim verdi.

Neyse ki, bu şiddetin sembolü Özgecan’ın katillerine verilen ceza ile yukarıdaki sözlerinizi söyleme hakkı elde ettiniz. Hepsi bu.

Biraz da sevinelim artık

Ülke olarak yıllardır ağlamaklı haldeyken, yeni Davutoğlu Hükümeti, ezber bozarak çok kısa bir zamanda öyle bir icraat hedefleri kümesi açıkladı ki, en muhalifini bile sevince boğdu. 3, 6 ve 1 yıllık icraatlar arasında herkese bir ekmek var.

Kimilerine birkaç ekmek. Ve hemen bir hafta içinde fırından sıcak sıcak çıkmaya başlıyor. Başbakan Yardımcısı Lütfü Elvan’ın koordine ettiği plan, proje ne derseniz deyin, tam 216 başlıktan oluşuyor.

İçlerinde bölünmüş olanlar da var. Yani bir yıl içinde Pazar günlerini çıkarırsanız neredeyse her gün size avantaj sağlayacak bir müjde duyacaksınız. Hükümet bu hamlesi ile sizi, bizi bırakın, muhalefeti de hazırlıksız yakaladı.

216 başlığın içinde uzun tartışmalara sebep olacaklar da var ama, ne olursa olsun Türkiye mutedil bir mevsime girecek. Tabii içinde bulunduğumuz coğrafyada hiç beklenmedik olaylar olmazsa. En önemlisi de Güneydoğu’da çözüme doğru bir ilerleme sağlanırsa.

Ümit fakirin ekmeğidir ya, gelin biz onu da ümit edelim. Ve gelin Davutoğlu’nun tam da yılbaşı öncesinde 78 milyona sunduğu hediyeler paketinin keyfini çıkaralım. Hayırlısı olsun.

SİVİLLERİ KURTARIN

Güneydoğu’daki terör artık her gün can alıyor. Şehit haberleri rutin oldu. Her gün ocaklar sönerken, Avrupa Birliği Bakanımız da diyor ki: “Daha çok şehit vereceğiz.” Yapma be Bozkır. Bu ne biçim laf.

Sizler dillendirmiyorsunuz ama diğer yazar arkadaşlarım gibi ben de söyleyeyim. Bunun adı içsavaş. Düne göre bir farkla. Dağdan indik şehre.

Çözüm sürecinde gözümüzü kapattık, PKK’nın şehirdeki tahkimatını görmezden geldik ve şimdi acısını çekiyoruz. Devletin yine kandırılmasının cezasını şehitler ve aileleri çekiyor.

Bakan beye göre de daha çook çekecek. Ama bir maruzatım var. Nusaybin’de, Sur’da ve çatışma yaşanan diğer ilçelerde iki ateş arasında ve çatışma bölgesinde mahsur kalan bigünah siviller için mutlaka bir çare bulunmalı.

O siviller mutlaka o bölgelerden çıkarılmalı. Bu sayede çatışma yerleşim bölgesinin dışında olacak ve girişilecek operasyonlarda sivillere zarar verir miyiz çekincesi ortadan kalkacaktır.

Bilinecektir ki, merminin ucundaki teröristtir. Evet bu savaşın bedelini siviller ödememeli. Bırakın Türk olmayı teröristlerin dışında Türkiyeli Kürtler de cezalandırılmamalı.

Bu arada her gün şehitler, yaralılar veriyoruz, sadece kamuoyu değil, Meclis’tekiler dahil tüm kurumlar ilgisiz. Başta da söylediğim gibi olay rutine döndü. Cami, okullar yakılıyor ama iki gün sonra unutuluyor. Resimlerde görüyorsunuz. Çatışmanın olduğu mahalleler Suriye’ye döndü. Yazık değil mi bu güzelim ülkeye.

Rus ruleti

Ama merak etmeyin, bu oyunda kimse ölmeyecek. Aslında buna rulet demek de yanlış. İki ülke çelik çomak oynuyor. Ama şimdilik sopalar hep Rusların elinde.

Vesayet altındaki Başbakanları çıkıyor, “Savaş ilan edebilirdik ama etmedik” diyor, arkasından sırtında füze taşıyan askeriyle harp gemisi geçiriyor Boğazdan. 

Sonra Başkanları çıkıyor, düşen uçağın karakutusu denen bir paketle poz veriyor. Sonra bir gemileri daha geçiyor Boğazdan yine silahlarını göstererek.

Ne demekse.

Komşu ülkelerimize füze yığınağı yapıyor, yeni askeri üs için zemin yokluyorlar. Tabii bu arada ticari kısıtlamalar da limon hariç devam ediyor. Akkuyu’da bayraklar iniyor, zaten yavaş yürüyen faaliyetler duruyor.

Aaa, bu arada bütün bu oyun devam ederken, yılda yaklaşık 20 milyar dolarlık doğalgaz ve buğday ihracatına dokunulmuyor.

Demek ki Putin Türk halkını seviyor. Üşümesini, elektriksiz kalmasını, sanayisinin durmasını, hele hele aç kalmasını hiç istemiyor.

Peki bu çelik çomak oyununda durum kaç kaç. Rusya’nın çok ama bizim henüz sayımız yok.

Biz itidalli davranıp bu kavgayı masaya götürmek istiyoruz. Konuşarak anlaşırız ümidi ile. Ancak bu arada, her şeyi sineye çekip, “Bizim de yapabileceklerimiz var. Şimdilik yapmıyoruz” demekten de geri kalmıyoruz. 

Rusya kısa vadede karşılıklı oturur mu bilmiyorum. Ama Ocak ayında kurulacak Suriye masasında Türkiye ile aynı masada olacak.

Mecburen. İnşallah o tarihe kadar darılıp barışmış küskünler olarak yer alırız masanın çevresinde.

Pişmaniye şakası gerçek oldu

Geçen hafta ‘Pişmaniyeli Dalaşma’ başlıklı bir yazı yazmıştım. “Türkiye bu davranışı ile pişman olacak” diyen Putin’e eski İstanbul Valisi Mutlu’nun, “Canı pişmaniye çekmiş anlaşılan” diye esprili bir cevap verdiğini.

Ne var ki, hafta içinde Putin, yeni bir ticari yaptırımla, canının pişmaniye filan çekmediğini gösterdi. İçinde 20 bin dolarlık pişmaniye bulunan bir TIR’ı ülkeye sokmayarak geri gönderdi.

Bu da, pişmaniyeyi çok seven Ruslara, ayda 4 TIR yollayan İzmitli imalatçı Mustafa Şahin’in Moskova’daki deposunu kapatarak, Rus pazarından çekilmesine neden oldu.

Ama hala büyüklerimiz, “Bize koymaz. Başka pazarlara gireriz” diye ülkeyi avutuyorlar. Koyar koyar. Yılda 2 milyar dolarlık eksi her ülkeye koyar.

Bu değere yazık olacak

TÜBİTAK, 1997’de Antalya Bakırtepe’de Ulusal Gözlemevi açmıştı. Teleskopunu da bugün kavgalı olduğumuz Ruslar yapmıştı. İşte, dünyadaki en gelişmiş 10 teleskoptan biri olan bu teleskopun 1.5 metre çaplı aynası zarar görmüş ve artık iyi gözlem yapamıyor. Neden?

Çevresindeki mermer ocaklarının yaydığı doğayı da mahveden mermer tozu yüzünden.

Olay yeni de değil. Gözlemevi yetkilileri yıllar önce durumdan şikayetçi olmuşlar ama ancak gözlemevinin çevresindeki 225 kilometrekare alan yasaklı bölge ilan edilerek geçiştirilmiş.

Çünkü halen çalışır vaziyette olan ocakların 2021 yılına kadar ruhsatı varmış. Yani TÜBİTAK Gözlemevi daha yıllarca, toz ve ışık kirliliği altında, 17 üniversite ile birlikte arzulanan gözlemi yapamayacak.

Dilerim, bu işle ilgili yetkililer, yetmezse devlet artık konuya gerekli özeni gösterir ve bedeli neyse bu ocakların ruhsatını iptal edip kapatırlar.

Vurdumduymaz davranmanın ilime, bilime set çekmek olduğunun bilincine varırlar. Yine dilerim bizler de, “Burası Türkiye” demek zorunda kalmayız.

Paralelin ocakçısı

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin isteği ile Başbakanlık Müsteşarı Kemal Madenoğlu bir genelge yayınladı ve Osmanlı Ocakları’nın, Cumhurbaşkanı’ndan özel bir himaye gördüğü algısı yarattığını, kamuoyunu yanıltmaya yönelik algı oluşturmaya çalışılmasından rahatsızlık duyulduğunu ifade etti.

Osmanlı Ocakları ise başkanları vasıtasıyla üstüne alınmayarak bu genelgeye teşekkür etti. Şaşırmayın. Çünkü bu algıyı yaratmaya çalışan paralel Osmanlı Ocakları’ymış. Hem de farklı 9 paralel ocak varmış.

Yoksa Cumhurbaşkanı gerçeğinden şikayetçi değilmiş.

Adana’ya yakışmadı

İki haftadır sayfamda yer kalmadığı için koyamadım bu haberi. Ancak içimde dert oldu ve mutlaka paylaşmak istedim. 2 milyon 200 bin nüfusu olan Adana’da 2015’in 9 ayı boyunca bir kişi dahi para vererek müzeye gitmemiş.

Valilik, “Kentte müze yok ki, normal” diyor. Haklılar. Arkeoloji Müzesi taşındığı için kapalı. Etnografya Müzesi anıt müze statüsüne çevrilmiş ama hala açılmamış kapalı. Misis Mozaik Müzesi de aynı şekilde kapalı.

Kentin şu an açık olan tek müzesi Atatürk Müzesi. Ne var ki bu müzeye de bir kişi dahi para ödeyip gitmemiş. 25.366 kişi gezmiş ama hepsini para ödemeyen öğrenciler ve öğretmenleri oluşturmuş.

Demek ki hiçbir ana, baba, okulu tarafından müzeye götürülmeyen çocuğunu elinden tutup götürmemiş. Kimse burada Atatürk’le ilgili ne var diye merak edip gitmemiş. Eylül’den bu yana gittiyse bilemem.

Sizce koca Adana’ya yakışıyor mu bu?

CIZZZ...

“Asıl saray burası işte.

İçinde haram yok.

Odalar küçük, yürekler büyük.”

Can Dündar