Şanslı değil mutluyduk

04 Aralık 2016, Pazar 16:00
AA
Bir arkadaşımın kızı içini dökmüş. Özetleyerek paylaşayım. “Bizden yaşça büyükler, ‘Sizler çok şanslısınız’ diyorlar sürekli. Hayır çok şanssızız. Kabul, sizlere göre daha varlıklı yetiştik. İsteklerimize daha kolay ulaştık. Daha az çaba sarfederek başardık yaşamayı.

Ama çok boş yetiştik. Kendimizi yetiştirmeye çalıştık. Ancak tam anlamıyla başardığımız söylenemez. Doğamız gereği insanlara inandık. Ama bu zamanın insanı geçmişteki kadar güzel kalpli değil maalesef. Yanıldık. Sevdiklerimize çabuk ulaştık. Birkaç saniyede.

Ancak hiç mektup yazmadık mesela. Mesaj gönderdik. Teknoloji sayesinde. Zaten bu nedenle basitleşti aşk bile. Kolayca sildik, siliniverdik. Halbuki aşk ömürlüktü sizin zamanınızda. Sadece her tarafta bu güzel dünyada yaşamaya layık olmayan insanlar var. Üzülmek güzel bir duygu ama, üzülecek vicdan kalmadı.

Şimdi biz miyiz şanslı? Keşke zaman hiç akmasaymış, her şey eskisi gibi kalsaymış sevgili büyüklerim, ‘Daha gençsin’ diyenler... Değerini bilin yaşadığınız günlerin. Siz gerçekten çok şanslıymışsınız!”

Cevap hakkı doğdu

Evet, yaşadık kızım. Ama şanslı değil, mutlu. Paramız azdı. Ben Erenköy’de ilkokula at arabasıyla giderdim (şimdiki servis niyetine) ve mutluluğun o zamanki tanımıyla mutluydum.

Ay sonlarında makarna, pilav yerdik ama, hiç şikayet ettiğimi hatırlamıyorum. Perşembe günleri pazara akşam saatlerinde giderdik ki, ucuz olsun diye. Tel dolabımız vardı, buzdolabımız yoktu. Soğutmak istediğimiz şeyleri kuyumuza sallandırırdık.

Marconi radyomuz vardı, TRT’de radyo tiyatrosunu dinlemek için. Gidilecek yerlere tren ve tramvayla ulaşırdık. Ve tabii uzunca yürüyerek. Pabucumuz bir taneydi, eskiyince pençe yaptırılırdı. Eskiyen gömleklerimizin de arka etek ucundan yaka yaparlar, kısalan pantolonlarımızın paçasını açarlardı. Ama hiç şikayet etmezdik.

Çünkü mutluyduk. Yediklerimiz, şimdiki tabirle hep organikti. Olmayanı yoktu ki! Sütü, yoğurdu kapıdan alırdık. Uskumruydu balığımız, başka bilmezdik. Okulda hocalarımız hocaydı. Hayatı onlardan öğrendik. Arkadaşlık, komşuluk, bugünkü gibi anlam değiştirmemişti. Mezhep ve din farklılıkları bilinmez, hiç konu olmazdı.

Lügatta olmayanlar

Japone kollu giymiş diye kimse kadına bakmaz, şort giydi diye tekme atmazdı. Moda plajında denize girerdik, 50 kuruşa. Cinsel istismar, tecavüz, terör kelimeleri, o zamanlar lügatta bile yoktu. Hepimiz güvendeydik, mutluyduk.

O mutluluk bugün kuyumcu terazisinde tartılıyor. Tabii kefeye dirhem bulunabilirse. Çünkü yok. İşte böyle sevgili kızım. Biz geldik gidiyoruz. Allah sizlerin yardımcısı olsun. Çocuklarınızın, torunlarınızın.

Ama inanıyorum, bu günler de geçecek. Her yolun bir sonu vardır. Sizler de mutluluğu görecek, yaşayacaksınız. Kendimi özlemişim galiba. Bu ne be, yazdıkça yazdım. Mutluluğun tarifini yapabilmek için. Nokta.

İKİ DİRHEM, BİR ÇEKİRDEK

Tarihten bir yaprakla başladım, bir başka yaprakla devam edeyim bari. Yandaki yazıda ‘dirhem’ diye bir kelime geçti. Peki nedir dirhem? Boyu ne olursa olsun, bir keçiboynuzu çekirdeğinin ağırlığı 200 miligrammış ve asla değişmezmiş.

Bu çekirdekler yüzyıllar boyu Araplarda, Selçuklularda ve Osmanlı’da, elmas ve değerli taşların ağırlığını ölçmekte kullanılmış. Bugün kuyumculukta kullanılan ve 200 miligram karşılığı olan ‘karat-kırat’ ölçüsü de keçiboynuzunun Latince ismi olan ‘ceratonia’, Arapça ismi olan ‘carrat’tan geliyormuş. 16 çekirdeğin ağırlığı 1 dirhem edermiş.

Bir Osmanlı altını da 33 çekirdekmiş. Yani 2 dirhem+1 çekirdek. İşte bu nedenle de Osmanlı’da çok süslü ve şık giyinenlere, zenginliğine atıfta bulunmak için ‘iki dirhem, bir çekirdek’ benzetmesi yapılırmış. Bu benzetme bugün bile kullanılıyor. Hep duyardım ama, neden böyle dendiğini hiç düşünmemiştim. Ben yeni öğrendim, siz de bilin istedim.

Kapa çeneni

Yıllardır iş arayan delikanlı, hayvanat bahçesinin önünden geçerken, bir ümit durdu ve ‘İş var mı?’ dedi. Olacak ya, hayvanat bahçesinin gorili bir gece önce ölmüş. İdareciler, ‘Yeni goril gelene kadar, onun postunu giyip, goril taklidi yapabilir misin?’ diye sorunca, ‘Parada anlaşırsak’ demiş. Anlaşmışlar. Ertesi sabah gelip, postu giymiş ve kafese girmiş.

Belgesellerden aklında kaldığı kadarıyla goril taklidi yapıp, çocukların attığı meyveleri bile yemiş. Daldan dala geçerken, son dalı tutamamış ve yandaki aslan kafesine düşmüş. İmdat diye bağırmış ama kendi sesini bile duyamamış.

Aslan yattığı yerden doğrulmuş, yanına gelmiş ve pençesini gorilin göğsüne koymuş. Millet heyecan içinde bağrışıyormuş. Aslan başını, başına yaklaştırmış ve fısıldamış. “Kapa çeneni aptal, korkma. Beni de işimden edeceksin.”

CIZZZ

Başbakan Yıldırım, TÜSİAD toplantısında, torbacı jargonuyla konuştu, “Avrupa Birliği bize madik attı” dedi. Amanıııın. Duymamış olalım.


İSTATiSTiK

Türkiye’de Kitap okuma oranı: Yüzde 1 Sanat etkinliğine katılım: Yüzde 1 Gazete okuma: Yüzde 1 Müze dolaşma: Yüzde 0.1 Belgesel izleme: Yüzde 1’miş. Ammaaa... TV izleme: Yüzde 80 Evlilik programı izleme: Yüzde 76 Dizi izleme: Yüzde 77 Haber izleme: Yüzde 32’ymiş. Halkının borçluluk oranı yüzde 79 olan bir ülkeden başka ne bekleyebiliriz ki...