Japon olmak...

26 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Japonya’yı ve Japonları tanıyor muyuz? Evet, evet, hani şu deprem ve tsunami felaketi üzerine bir de nükleer kabusu ile yürek dağlayan ülkenin çekik gözlü insanları... Ansiklopedik bilgilerle başlayalım yazımıza; Japonya ‘doğan güneşin ülkesi’ olarak bilinir. 3 binden fazla adadan oluşur. 128 milyonluk nüfusu ile, dünyanın en kalabalık ilk 10 ülkesi arasındadır. Kişi başına düşen gelir itibarı ile dünyanın Amerika’dan sonra en zengin ikinci ülkesidir. Teknoloji ve eğitimde ileri bir ulustur.

2011 Martı’nda dünyanın tanık olduğu en büyük depremi ve beraberinde gelen akıl almaz sorunları yaşamaktadır! Ama benim yazmak istediğim, Japonların deprem ve tsunami sonrası ekrana yansıyan vakur ve sessiz hallerinin hissettirdikleri... Gözümün önünden gitmeyen sahnelerden biri, sokaktaki insanların tek dizlerini yere koyup ölçeklerin bile ölçemediği büyüklükteki deprem anındaki tevekkülleri... Üyesi oldukları topluma karşı bilinçli, eğitimli, sorumlu vatandaş davranışlarını eksiksiz sergilemedeki başarıları...

Akdeniz coğrafyasının fevriliği ile Arap coğrafyasının dediğim dedik egoistliği arasına sıkışmış ülkemizde, en büyük ihtiyaç ‘duygu kontrolü’... Duygu kontrolü, Japonların küçük yaşta kazandıkları bir değer. Mütevazılıkları ile bilinen bu zarif kültürün insanları, sevinçte de üzüntüde de kendilerini kaybetmezler. Hem sevincini hem kızgınlığını havaya silah sıkarak gösteren toplumlar için aşağı görme amaçlı bir tanımlama ile nitelendirilebilecek bu hasletleri, özellikle doğal ve insan yapısı felaketlerin ardı ardına geldiği, maddi ve manevi dirençlerinin kırılma noktasına varabileceği bu kara günlerde, Japonya’yı ayakta tutan bir toplum değeridir.

Japonlar “Kao de warau kokoro de naku” (yüzü gülüyor fakat kalbi ağlıyor) der. Bu hafta tüm Japon yürekler ağlıyor. Onlarla birlikte bu ülkeden ekranlara ulaşan görüntüleri izleyen bizlerin de yüreği ağrıyor. Japon mitolojisi pek çok farklı hikâyeden oluşur; duruma en uygun olanını aktaralım: “Japonya’nın yaratılışı sırasında; İzanagi adlı bir erkek tanrı ve İzanami adlı bir dişi tanrıça varmış. Mit bu ya; İzanagi ile İzanami bir gökkuşağında cennetten inen ilk Japon çiftmiş. Cennet mücevherli bir mızrakla ilk okyanusu karıştırmışlar ve Japon adalarını yaratmışlar. Diğer tanrılar ve insanlar da bu çiftten doğmuş! ‘Ateş Tanrısı’ Kagutsuchi bu tanrılardan biri imiş. Ama hikâyenin bundan sonrası acıklı. İzanami, ateş tanrısı Kagutsuchi’yi doğururken yeraltı dünyası Yömi’ye inmiş, yani ölmüş! İzanami’yi kaybetmenin acısı ile İzanagi de oğlu Kagutsuchi’nin başını kesmiş!

Ardından da yeraltına inerek İzanami’yi ondan alan Yömi’nin savaşçıları ile savaşmış! Tekrar yeni bebekler yaratmak için yeryüzüne çıkarken de kötü savaşçıların gün ışığına çıkmasını önlemek için, iki dünya arasındaki tüneli büyük bir kaya ile kapatmış...’’ Mitolojinin gizli büyüsünde değerlendirirsek geçen haftaki deprem, İzanagi’nin yeryüzünü korumak için yeraltı dünyasının ağzına kapattığı bu büyük kayayı yerinden oynattı! Deprem, yeraltı tanrısı Yömi’nin ve onun kalbini yiyerek artık yeraltı dünyasına ait olan İzanami’nin insanoğlundan aldıkları intikamdır. Bugünlerdeki görüntülerde, İzanagi’nin çocukları olan Japonların, Yömi’nin karanlık güçleri ile süregelen savaşını görüyoruz. Tüm inançların yaratıcı güçleri onlara yardım etsin.

Brezilya’nın Elif’i

Hepimizin anımsadığı ‘Simyacı’ kitabının yazarı Paulo Coelho, bize Türk milleti olarak çok tanıdık gelen bir isim verdiği yeni kitabını yayınladı; ‘Elif’... Elif, kitaptaki bir karakterin adı değil. Ama kitapta bir Türk kadını da var. Hilal... “Peki Elif adı nereden çıktı?” derseniz, ‘Elif’ kitapta her şeyin başladığı, zaman ve mekan kavramlarının olmadığı boyut. Hilal ve Coelho’nun, Sibirya’da çıktıkları maceradan bile önce, ruhlarının birbirine aşina olduğu boyutu temsil ediyor. Brezilya, Rusya, Türkiye gibi farklı coğrafyaları harmanlayan kitap, haftanın ilginç okumalarından...

Çöpe atılan bebekler

Çok acı bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum: Çöpe atılan, sokağa terk edilen bebekler... Argo adları ile ‘piçler’! Korkunç bir kelime değil mi? Kaba, sevgisiz, nefret dolu bir tabir! Oysa bebek onlar! Bir bebeği kokladığınızda ‘nefret’ doğabilecek en son duygudur. Bir de onları doğurup atanlar var. Belli ki çaresiz, korkuyor ve yalnız... Çoğu 9 ay 10 gün hamileliğini gizliyor ailesinden. Nasıl yapabiliyorlar, o aileler nasıl anlamıyor, bilemiyorum; ama saklamayı başarıyorlar. Aslında ‘başarmak’ yanlış fiil. Çünkü başarı olarak adlandırılabilecek bir durum yok ortada.

‘Saklamayı kotarıyorlar’ diyelim en iyisi. Çoğu, kavga edilen evlerin şiddet dolu ortamında sevgisiz büyümüş çocuklar. Gençlik dürtülerini, bedenlerinin reaksiyonlarını, dövmeden kalkan elden gelen ilk yumuşak ten temasını, sevgi ile aşk ile karıştırıyorlar. Yapıyorlar bir hata. Büyük bir hata. Kendisi gibi 15-20 yaş aralığındaki erkek arkadaşlarından hamile kalıyorlar! İki çocuk da söyleyemiyor ailelere... Gizli saklı, banyoda, okulda, hastane tuvaletinde doğuruyorlar! Daha doğrusu ‘kız’ doğuruyor! Sonra, ya çöpe atıyorlar bebeği ya camii avlusuna veya sokağa...Gerçekten çaresizlikle geçen, uzun ve korkulu bir bekleyiş nedeniyle akıllarını kaybetme raddesine gelmiş şolan bazıları da yakıyor bebekleri!

Evet, anımsadınız o haberi değil mi? Unutmak istiyor hafıza ama vicdan unutamıyor bu hikâyeleri. Bu ‘istenmeyen’ bebekleri korumanın bir yolu olmalı. Toplumsal örf ve adetlere, aile ve geleneklere rağmen hâlâ doğuyor bu bebekler. O zaman ‘ölmelerini’ önlemek zorundayız! İsmini, cismini saklamak isteyen, ‘kendi çocuk’ anneleri veya babaları tarafından, sorgusuz sualsiz teslim edilebilecekleri bir sistem oluşturulmalı.

Sırf bebeği kurtarmaya odaklı bir sistem... Anneyi, babayı kayıt altına almayacak, ilerde arayıp sormayacak, onların da ailelerini bebekten haberdar etmeyecek bir sistem. Veya bu kayıtları ‘gizli, mühürlü’ saklayacak bir sistem. Mühürleri ancak mahkeme kaydıyla açılabilecek bir sistem! O zaman ‘duyulmasın’ korkusu ile bebekleri öldürmez ya da sokağa terk etmez anneler. ‘İsimsiz’ anne olarak, devlete emanet eder bebeğini. Genç anaları töreye, bebeleri ‘terkedilmişliğe’ kurban etmemek için, gelin düşünelim çareleri... Çünkü böyle bir sorun da var ülkemizde!

(19.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)