'Kadın' öldü

19 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Bu yıl özellikle ‘kadın cinayetleri’ ile kıpkırmızı olmuş bir 8 Mart vardı karşımızda. Yıl başladığından beri geçen 65 gün içinde öldürülen kadın sayısı 25’den fazla! Çoğunun canını alan, canından can vererek doğurduğu çocukların babası... Geride kalan, yüzlerce çocuk ve akıllarından silemedikleri, yere sızan analarının kırmızı kanının görüntüsü... Birkaç yıl geriye gidelim. 2002 yılında 66 kadın öldürülmüş, 2004 yılında 164, 2006 yılında 663! 2007 yılında bu rakam 1011’e çıkmış! Bu sayılar sadece sayı değil, hepsi toprağa bırakılan beyaz kefenleri kanlanmasın diye, vücutları önce plastikle sarmalanmış kadınlar! Kimi çalışan, kimi eğitimsiz, kimi türbanlı, kiminin saçı açık, kiminin yaşı 23, kimininki 60...

[[HAFTAYA]]

Ortak özellikleri ise ‘öldürülmüş kadın’ olmaları. Sakine, İpek, Songül, Ayşe, Arzu, Hacer, Gülhan, Remziye, Adile, İrem, Gültekiye, Gülistan, Hamidiye, Gülhan, Güldünya, Hatice... Ve daha niceleri... Son 8 senede bu konuda yayınlanmış istatistikleri incelerken kara bulutlar doluyor içime. Sonra bir rakamda, bir umut ışığı görüyorum. Eğitimi olmayan veya ilköğretimi tamamlamamış kadınların yüzde 56’sı şiddete maruz kalırken bu oran, lise ve daha yüksek eğitim almış kadınlarda yüzde 22,72’e düşüyor! ‘İşte!’ diyorum.

‘Yanıt bu olmalı!’ Sanırım ‘eğitim’ çözüme ulaşan yolun başlangıcı... Okuyun çocuklar! Annesi katledilmiş, Annesi dayak yiyen, Annesi tecavüze uğramış, Annesi her gün sözlü tacize hedef olan, Henüz canı alınmamışken, tüm bu kötü tecrübeler nedeniyle ortalıkta cansız bir ruh gibi dolaşan anaların evlatları, okuyun! Diyorlar ki, “Kızlar okumalı!” Evet, ama yetmez! Erkekler de okumalı! Her ne kadar ‘okumuşluğun’ erkeklerde ‘yetiştirilme kodlarını değiştirmediği ile ilgili’ araştırmalar varsa da, siz yine okuyun! Okuyun ki, silahın ‘çözüm’ değil, ‘son’ olduğunu bilin. En çarpıcı araştırmaya ise, TÜBİTAK’ın desteklediği bir çalışmada Doçent Dr. Mazhar Bağlı’nın yazdıklarında rastlıyorum.

Diyor ki; “Cezaevlerinde yaptığımız araştırmalar sonucunda; töre ve namus cinayeti faillerinin çoğunun, işledikleri cinayetten pişmanlık duymadığı tespit edilmiştir!” İşte bu tek cümle fena sarsıyor beni. Bir can almak ve sonrasında pişmanlık duymamak!?! Bu nasıl bir ‘öğretilmiş vicdansızlık’tır? Son günlerde bu konu pek çok köşe yazarı tarafından yazıldı. Her yazının başında aynı istatistik; ‘Son yedi ayda öldürülen kadınların sayısı 246...’ Buradaki zaman aralığını açalım ve şu ürpertici sayı ile karşılaşalım; 4375 kadın! Evet, Türkiye’de son 10 yılda kayıtlara ‘öldürüldü’ olarak geçen sayı 4375 kadındır! Eğer siz de şiddet gören bir kadınsanız, lütfen şu telefon numarasını ezberleyin; ALO 183 Hattı. En kısa sürede bu telefonu arayıp durumunuzu anlatın. Ayrıca Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın da iletişim bilgilerini bir kez daha duyuralım. Telefon: (0212) 292 51 31 ve 32. E mail: morcati@ttmail.com

Bloğuma dokunma!

Yıla internet yasakları ile başladık, öyle de devam ediyoruz. İnternet günlüğüne ‘blog’ deniyor ya... Benim de blog sağlayıcı olarak kullandığım Blogspot.com sitesine ulaşım ‘mahkeme kararı’ ile yasaklanmış durumda. Blogspot üzerinde 4 milyondan fazla Türkçe içerikli sayfa var. Digitürk’ün balya balya para döküp aldığı maç yayınlarını şifresiz yayınlayarak kural ihlali yapan blog adedi ise 20-30 arası. Google Ad Planner istatistiklerine göre Blogspot.com sitesi Türkiye’de aylık ortalama 120 milyon adet sayfa ziyaretine sahip. Sayfalarda geçirilen ortalama zaman 5 dakika 40 saniye. Oldukça yüksek bir ziyaret trafiği var yani.

‘Blog yazmak bir ihtiyaçtır, ciddi ruhsal rahatlama sağlar’ şeklinde önemli bir psikolojik tespit yaparaktan devam edeyim; artık özgeçmişlerde bile, kişilerin hobileri arasında, yazdıkları blog adresleri yer alıyor. Hatta öyle bloglar var ki, “Benim” diyen köşecilerden daha fazla takip edeni, seveni, paylaşanı bulunuyor. Yine Google Ad Planner istatistiklerine göre, en çok ilgi çekenleri; elişleri, sanat, yemek, kitap, televizyon dizileri ve müzik üzerine güzellemeler yazan blogçulara ait olanlar...

Hukukta asıl ilke ‘adaletin eşit dağılımı’ iken, eşeğe ters binen Nasrettin Hoca fıkraları ile büyümüş ülkemizde bu ilke ‘adaletsizliğin eşit dağılımı’ olarak uygulandığında, haklı iken haksız duruma düşüyor otoriteler! Naçizane ve kısa bir tavsiye ile bitirelim yazıyı: Açın ağabeyciğim blogları! ‘O yasak, bu yasak’ derseniz, nasıl buhar atacak bu millet?

CEZAEVİ PATİLERİ

Amerika’yı seversiniz veya sevmezsiniz ama bu ulusun çok orijinal sosyal projeler üretmekte üstüne yok! Şimdi bu kanıya nasıl vardığımı açıklamaya çalışacağım; ülkemizde ‘insan hakları’ kadar vahim durumda olan bir başka konu da ‘hayvan hakları’, dolayısı ile sokak ve barınak köpeklerinin içler acısı hali! Evcil hayvan sahibi olmadan büyümüş bir toplum olduğumuz için, köpekleri sokakta görmek bize pek de garip gelmiyor. Hatta normal karşılıyoruz! Aynı civarda, üç veya beş tane oldular mı da hemen barınaklara gönderilsinler istiyoruz. Bu konuda bir avuç insanın yaptığı özverili çalışma da onların ‘egzantrik’ ruh hallerine mal ediliyor.

Asıl normal olmayan ‘hayvan sevgisizliği’ iken, bizde ‘hayvansever’ olmak bir gariplik, bir lüks, bir elitlik özentisi gibi algılanıyor! Amerika ise, sokak köpeklerini ‘çalışan köpek’ (güvenlik, koku belirleme, arama, iz sürme vs gibi görevlerde kullanılan köpekler) olarak eğitmenin, toplumun bir parçası haline getirmenin yollarını arıyor. Hem de neredeyse 30 yıldır! Amerikan LifeTime Kanalı’nda izlediğim rahibe Pauline Quinn’in biyografisinde, sokak köpekleri ile cezaevi mahkûmlarının birlikte çalışarak ortaya çıkardıkları çok özel bir projeden bahsediliyordu. Belirli nitelikleri taşıdığına psikologlarca kanaat getirilen mahkûmlara, birer sokak köpeği zimmetleniyor.

Mahkûmların görevi, bu köpeklerini önce rehabilite etmek, sonra da olumlu motivasyon araçları kullanarak değişik görevler için eğitmek. Başlangıçta eğitimci olarak sadece kadın mahkûmlar kullanılırken şimdi erkek mahkûmları da kapsıyor program. Sistem, Amerika’nın pek çok eyaletindeki cezaevlerinde başarı ile uygulanıyor. Eğitilen köpeklerden karakter ve algı testlerini geçenler ya ailelere ya da resmi ve sosyal kurumlara veriliyor. Mahkûmların ‘köpek eğitmen eğitimi’ almaları ile başlayan süreç, köpekler mezun olana dek, yaklaşık 2 senelik bir ortak çalışmayı gerektiriyor. Başlangıçta köpeklerin sokaktan, barınaklardan kurtulması esas olarak amaçlanmış.

Fakat proje ilerledikçe, aslında mahkûm için de mükemmel bir rehabilitasyon olduğu anlaşılmış. Ruh hallerinde bariz iyileşme görülmüş ve pilot cezaevlerindeki disiplin suçlarında azalma olduğu tespit edilmiş. Ülkemizdeki cezaevi koşullarında böylesi bir rehabilitasyon projesi yapılabilir mi? Bilemiyorum. Sanki ütopik bir düşünce gibi geliyor. Ama bir yandan da diyorum ki ‘Amerikalı tam 30 senedir bunu yapıyorsa, biz de en azından niye denemeyelim?’ Ayrıca barınaklara terk edilen, çoğu daha önce aile sahibi olan cins cins köpek de bu tip eğitim programları ile eğitilip yeniden sahiplendirilebilir. Kimbilir, belki de aralarından uygun karakter ve ruh yapısına sahip bir Golden, bir Labrador veya bir Alman Kurdu; engelli bir çocuğa arkadaşlık edebilir, birbirlerine sevgi ve pozitif enerji aktarabilirler.

‘SÖZ’

Söz cambazı Sunay Akın’ın ‘Söz’ gösterisini izledim. Kitaplarını ve oyuncak müzesini pek sevdiğim Sunay Akın, beni tek kişilik ‘anlatma’ gösterisinde de hayal kırıklığına uğratmadı. Sunay Akın, gözlemleri ve detaycılığı sayesinde doldurduğu ‘laf kesesi’nin ağzını bir açınca; 2 saat boyunca izleyenleri ve dinleyenleri sıkmadan oyalacak kadar ‘söz’ dökülüyor sahneye...

Sanırım oyun boyunca en çok şaşırdığım, Sunay Akın’ın ‘Trabzonlu’ olduğu bilgisiydi. Yok, Trabzon ile hiç ilgisi yok şaşkınlığımın. Nedense bu zamana dek, ben Sunay Akın’ı hep İzmirli sanırmışım. Ama oyunun daha başını izler izlemez, bu yanlış varsayım silindi beynimden. Zira kendisinin Trabzon sevgisi ve bağlılığı çok aşikâr.

Görsel olarak fotoğraflar ile de desteklenen gösterinin içeriği değişik konulardan oluşuyor. Anlatanın dağarcığı geniş olunca, dinlediğiniz hikâyeler de ilginç ve daha önce duyulmadık oluyor. Sunay Akın’ın bir ‘matkap’ anlatışı var ki hele, matkap matkap olalı, böyle anlatılmamıştır... Rastlarsanız ‘Söz’ü kaçırmayın, rastlamazsanız da yolunuzu ‘Söz’den geçirin.

(12.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)