Leopar en masumumuz

09 Kasım 2013, Cumartesi 05:00
AA

Ateşli silâhlar... Bence, insanoğlunun başına gelebilecek en belâ icatmış. Olmuş. Aslında, sokaktaki kedi ve köpekten bile rahatsız olunan, avcılığın gökteki el kadar bıldırcına, gölde kendi halinde yüzen kuğuya kadar uzandığı, ateşli silâhların namus üçlemesinde yer aldığı, öldürme güdümlü, düzenlemelerin ve bilincin yetersiz olduğu bir kültürde, zor bir şey anlatmaya çalışacağım. Deneyelim... Leopar (Anadolu’da kaplan, Farsçada Pars) ile karşılaşmak... Vuran mı haklı, vurulan mı? İlk bulgular; vurulan leoparın ‘kesin koruma altına alınan fauna türü’ olan İran Parsı olduğu yönünde. TÜBİTAK inceleme sonucu henüz yayınlanmadı. Ve koruma kararını yerel halk bilmiyor büyük olasılıkla. Onlar, oldukça kurak olan bir bölgede, bulabildikleri yerde sürülerini otlatıyorlar. Leoparın, ayağında bulunan eski bir mermi çekirdeği ise olayı daha da vahim hale getiriyor.

Uzman görüşü, bu mermi yüzünden hayvanın yaban hayatta avlanma hızını kaybettiği ve sürülere yönelmiş olabileceği. Bence, olayın psikolojik bir yönü de var: Daha önce insanoğlu tarafından vurulduğu için, karşılaştığı her insanoğlunu tehdit olarak algılamıştır belki. Her hâlükârda, ağzından sızan kanı ile ‘hatıra fotoğraflarına’ konu olmuş nadir bir canlı var. Yapılabilecekleri konuşmamızın günüdür. Öldürücü silâhlar yerine, uyuşturucu oklar ile korunma yöntemi, bilinçlendirme çalışmaları, doğal koruma alanları için çalışmalara başlamalıyız. Dağlara yönelen her köylü, her çoban burada vahşi hayatın canlıları ile karşılaşabileceği veya kendi hayatını ya da onun hayatını tehlikeye atacağını bilmeli. Mutlaka çoban köpekleri olmalı. Yerel yönetimlerce, yaban hayatın olabileceği dağlarda su kaynakları oluşturulmalı. Öldürme amaçlı değil, korkutma ve uyuşturma amaçlı silâhlar kullanılmalı. Son söz olarak da bu olayda, nadir bir türün ölmesi kadar içimi yakan bir konuya daha değinmek istiyorum; leoparın postunu yüzüp dolduracakmışız ve sergilenecekmiş. O postun görünce ağlarım ben.

MÜNAZARA

Okullarda öğretilmesini istediğim pek çok ders var. Çoğu beşeri bilimler kategorisine giriyor. Antik ve çağdaş diller, edebiyat, tarih, felsefe (din felsefesi de dâhil), görsel sanatlar, performans sanatları (müzik dahil) gibi dallar, beşeri bilimler içinde zikredilebilir. Bazen antropoloji, alan iletişim ve kültürel çalışmaları da, insan ve insana dair her şeyi inceleyen sosyal bilimler de, bu kategoridedir. Belki de en önemlilerinden, alt dal olarak da münazara öne çıkıyor. Niye diyorum bunu? Çünkü, ana tartışmaların tez ve anti tezlerin dallanıp budaklanmasından, demagojinin (laf cambazlığı) fikri yenmesinden, fikri olması gereken tartışmaların ‘en yüksek sesle diyeninki doğrudur’ esası ile güme gitmesinden bıktım. Bizim kadar asabi ve tarihi çatışmaları çetrefilli bir ülkede, iki tarafın oturup argümanlar üzerinde sağlıklı tartışmalar yapamamasından dolayı yitirdiğimiz fırsat ve zamanın, gelecek nesillerin de kabusu olmaması için bir yerden başlamak gerek. Okullardan başlayalım. Tartışma tekniği ve adabı öğretelim çocuklarımıza. Bizim gibi olmasınlar.

‘BEHZAT Ç. ANKARA YANIYOR’

Geçen hafta ‘Thor’u yazınca ‘Behzat Ç Ankara Yanıyor’u yazamamıştım. Bu hafta o eksiği kapatalım. Film, dizinin seyircileri için tam zamanında yetişti. Özlemişiz Behzat Amiri ve tüm ekibi. Yayınlayacak kanal bulunsa, yine televizyonun en çok izlenen dizilerinden olur, çünkü hâlleri hem komik hem sempatik... Filmi, geçerli sinema normları içinde değerlendirmeyeceğim. Zirâ eksikleri, gedikleri, daha iyi olabilecek yönleri elbette var. Ama yayından kaldırılmış ve büyük bir izleyici kitlesi olan bir dizinin, sevenleri ile artık sadece sinema filmi olarak buluşabilmesi gerçeğini göz ardı edemeyiz. Dizinin bu ikinci uzun metrajlı filminde, Erdal Beşikçioğlu ve Nejat İşler, yine kendileri gibiler. Alıştığımız, sevdiğimiz oyunculuğu sergiliyorlar. Senaryonun ‘Harun’ karakteri ise, bu kez çok güçlü çıkıyor karşımıza. ‘Akbaba’ karakterinin de desteği ile, Harun merkezli bir artan mizâh ögesi var bu sefer. Benim dizide de filmde de, favori karakterim ‘Hayalet’. Oyunculuk açısından istikrarlı performansı filmde de görüyoruz. ‘Pandalı akşam haberleri’ sahnesini kaçırmayın. Filmin içinde Gezi olaylarını anımsatan motifleri görecekler için de ilginç bir not; senaryo haziran ayından önce yazılmış. Çekim aşamasında, yaz aylarındaki gündemden dolayı ‘doğaçlama’ ihtimali olmasına rağmen, asıl öykü silâh kaçakçılığı ve Ortadoğu hesapları arasında gelişen uluslararası bir komplo teorisi Mükemmel mi? Hayır. İzlenir mi? Diziyi sevenlerdenseniz, kesinlikle.

ANLAMAK

“Ben seni anladım” diyebilmek var ya, dünyaya bedel. Hem söyleyen, hem dinleyen açısından... Sakinleştiren, dinginleştiren, yalnızlığı alan, ruhu rahatlatan bir etkisi var. Öncenin infilâkını, sonranın kırgınlığını alan bir büyülü tümce... Oysa ki, kolay kolay anlamıyor artık kimse birbirini. Dinlemiyoruz ki anlayalım. Varsa yoksa anlatıyoruz da durup dinlemiyoruz birbirimizi. Moda terimle ‘empati’ geliştiremiyoruz. Tahammülümüz az, vaktimiz az, dolayısı ile varlığımız da azalıyor. Var olmak için verdiğimiz çaba ile azalıyoruz. Haklı olmak o kadar önemli ki herkes için, “O da haklı” demek hiç bu kadar zor olmamıştı. Kestirip atmak, hayatı kolaylaştırır sanıyoruz. Ne yanılgı. Kolay yolu seçerken, aslında hayatı zorlaştırıyoruz.