‘Kaybedenler Kulübü: Yolda’: Dramatik bir ‘Easy Rider’ dokunuşu

16 Mart 2018, Cuma 13:30
AA
Mehmet Ada Öztekin, estetiğiyle çığır açan “Kaybedenler Kulübü”nün ikincisi “Kaybedenler Kulübü: Yolda”da yeni bir şey yapmayı becermiş. “Easy Rider” dokunuşu taşıyan yol hikayesi, Hande Doğandemir’in ve yeni teknik ekibin varlığıyla bambaşka bir dille, iki ana karakterin olgunlaştığı, meselesi olan bir filme alan açıyor.

 

İlk filmden farklı bir yapıda

Tolga Örnek, radyo filmi “Kaybedenler Kulübü”nü (2011) ‘cesur ve stilize bir alt/karşıt kültür haykırışı’ olarak planlamıştı. Ama 2018’e gelindiğinde ilk filmin ortak senaristi Mehmet Ada Öztekin farklı bir şekilde yorumluyor. Oradaki ekran bölme, görüntü bindirme gibi tekniklerin getirdiği duvar yazısı estetiği postmodern ve devrimciydi. Ama “Kaybedenler Kulübü: Yolda” daha klasik takılıyor.
 
Jack Kerouac’tan ve “Easy Rider”dan (1969) beslenen bir yol filmi iskeleti kuruyor. Dennis Hopper-Peter Fonda ikilisinin yerine ise İşler ile Özşener geçiyor. Motosikletleriyle Olimpos’un yolunu tutan ikili aslında ‘varoluş sorgulamak’ için yeni duraklar arıyorlar. Yanlarına Hande Doğandemir ve Merve Çağıran’ı alıyorlar. Film, ilk film kadar cesur ve iddialı seks sahnelerine sahip değil.
 
İkisinde Doğandemir’in oynadığı üç seks sahnesi feminist bir duyarlılıkla halledilmiş. Asla kadın teşhiri üzerine gitmeden dar odağın zeki kullanımıyla iyi çekilmiş duruyor. Mehmet Ada Öztekin, vasat filmleri “Martıların Efendisi” (2017) ve “Mahmut ile Meryem”deki (2012) görüntü yönetmeniyle çalışıyor. Ama onlara göre çıtayı yükseğe koyuyor. Sedat Yücel’in sinematografisi, karşıt kültürün dünyasına uygun bir şekilde mor, kırmızı ile turuncu ışıkları içeri geçirip görsel yapıya bir bilinç katıyor.
 
Bunları filmin çerçeve algısına doğrudan yansıtıyor. Bu sayede de aslında “Kaybedenler Kulübü: Yolda”, ilk filmdeki bilinçli duvar yazısı estetiğine kayan, Burak Kanbir’in beyaz yoğunluklu sinematografisini solluyor. Kurguda ise aslında iki tane önemli numara dışında devamlılık kurgusu var. Özellikle Olimpos’tan dönerken 1.85:1 formatına kayılan ve “Easy Rider”daki yakın/çok yakın plan ağırlıklı ve 16mm çekimler içeren devrimci montaj sekansı akla getiren bölüm enfes.

Uçarılık ve karikatürize karakterlerin yerini olgun bir dramatik mesaj alıyor

Bu film de içerek kafayı bulmanın ve saykodelik açılımların daha sakin bir şekilde izini sürüyor. Bu sayede de aslında bir anlamda karakterlerin seks ve uyuşturucuya düşkünlüğü usturuplu bir yapıya kavuşuyor. Mehmet Ada Öztekin, filmi cinsiyetçi küfürlerden de, teşhirci seks sahnelerinden de arındırmış. Doğandemir, Ahu Türkpençe’den daha iyi bir oyuncu olduğunu ispatlama olanağı yakalamış. Onun canlandırdığı Sevda; erkek egemenliğine, boyunduruğuna karşı çıkarak ‘ben nişanlıyım senden ayrılacağım’ kuralı üzerine kurulu bir ‘seks arkadaşlığı’ yaşıyor aslında. Yiğit Özşener’in sevgilisi olan kız da böyle bir ders verebiliyor.
 
Bu sayede “Kaybedenler Kulübü”nün cinsiyetçi olduğuna dair tartışmalara savaş açıyor. Ama bu dirayetin filmin sonundaki hamleyle biraz olsun yıkıldığı görülebiliyor. “Kaybedenler Kulübü: Yolda”, kapanış jeneriğinde üçüncü film arayışıyla ‘insani yapısı’ndan sıyrılıp anlamsız bir ‘seri üretim coşkusu’na kapılıyor. Ama her şeyden önce özgürlükçü iki ana karakterinin varoluş muhakemesine dair söyleyecekleri olan bir yapıt.
 
Bu kaynaktan da yol filmi damarlı radyo filmini anlamlı hale getiriyor. Howard Stern’ün çapkınlığını ve alemciliğini alaya alan “Gizli Noktalar” (“Private Parts”, 1997) ile “Easy Rider”ın yollarını kesiştiriyor. Bir estetik dahilik yok. Zaten ilk filmdeki duvar yazısı/karikatür estetiği ile gelerek bütüne uyum sağlayan karikatürize karakterler ve yoğun mizah canlanmıyor. Rıza Kocaoğlu bu sebeple oradaki kadar öne çıkma şansı bulamıyor. Yine de Murat Menteş ve Tuna Kiremitçi ile diyaloglarında gülümsetiyor.
 
“Kaybeden Kulübü: Yolda”, hovardalık günlerinden sonra birazcık olgunlaşan iki radyocunun yeni dersler almasını, varoluşçu sorular çerçevesinde, ‘yol’ metaforu üzerinden aydınlatıyor. Yaş grubunu değiştirerek aydınlanma ve düzenli yaşam çağına gelme, melankolisiyle ve dramasıyla iç burkuyor. Üzerine düşünülmüş sahnelere anlam yüklüyor. Filmlerinde ‘vasat’ı aşamayan Mehmet Ada Öztekin için ise bu eli yüzü düzgün film ‘üzerine uğraşılmış anlamlı bir dönüm noktası’na dönüşebilir.
 
FİLMİN NOTU: 5.9
 
Künye:
 
Kaybedenler Kulübü: Yolda
Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin
Oyuncular: Nejat İşler, Yiğit Özşener, Hande Doğandemir, Rıza Kocaoğlu, Merve Çağıran
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2018
 

‘ENTEBBE’DE 7 GÜN’: ENTEBBE’DE DANS, TERÖR VE IDI AMIN

“Entebbe’de 7 Gün”, sanki Saura’nın Flamenco Üçlemesi ile Greengrass’ın “Uçuş 93”ünü birleştiren melez bir ‘operasyon filmi’. Kurgusuyla ve dans koreografileriyle mest ederken meseleye Filistinli, Alman, İsrailli ve Ugandalıların gözünden bakma şekliyle tartışmalar yaratabilir.

 

Kurgu ve dans koreografileri filmi ayağa kaldırıyor

Terör geriliminin bir kolu da ‘uçak kaçırma filmi’dir. “57 No’lu Yolcu” (“Passenger 57”, 1992), “Hava Kuvvetleri Bir” (“Air Force One”, 1997), “Kritik Karar” (“Executive Decision”, 1996), “Turbulans” (“Turbulence”, 1997) gibi yapıtlarla bilinen bu alan, genelde milliyetçi ve emperyalist bir damardan yürür. José Padilha, İskoç bir senaristin gözünden ‘Entebbe olayı’na ya da ‘Thunderbolt operasyonu’na bakıyor bu kez. Tel Aviv-Paris arasında sefer yapan Air France uçağının kaçırılması, 70’lerin sonunda iki TV, bir sinema filmine malzeme olmuştu ama onlar kalıcı değildi.
 
2007’de Altın Ayı alan “Özel Tim” (“Tropa de Elite”) ile dikkat çekse de orada ‘şiddet sömürüsü’nün, “Tanrıkent” (“Cidade de Deus”, 2002) istismarının ötesine gidememişti. Burada ise 70’lerde bu İsrailli yolcuların rehin alınması üzerine kurulu meseleye profesyonel bir sinema filmi armağan etmek için yola çıkmış. Rosamund Pike ve Daniel Brühl, teröristlerin ‘insani’ tarafları olarak iki Alman karakteri çok iyi canlandırmış. Özellikle Pike döktürüyor.
 
Film ise Ohad Naharin’in 2010’da sahnelenen ‘Minus 16’ dans koreografisinden feyz alıyor. Açılış ve kapanışta sanki kendimizi Carlos Saura’nın ‘Flamenko Üçlemesi’nden bir paydada hissediyoruz. ‘Sahne-hayat ilişki ezberi’, ‘sahne-terör/operasyon ilişkisi’ne çevriliyor. Özellikle paralel kurgunun başarısıyla Daniel Rezende ve Ohad Nazarin, filmin yıldızına dönüşüyorlar.

José Padilha Hollywood’a yavaş yavaş ısınıyor

Elbette ki uçağı kaçıran iki Filistinlinin ‘zorba’ gösterilmesi ve bu durumun Pike ile Brühl’ün canlandırdığı iki Almanın mantıklı haliyle bertaraf edilmesi tuhaf. Ama uçak kaçırma filminin, rehine olgusu ve Idi Amin’in yaklaşımının katkısıyla dans filmiyle yüzleştirilmesi filmi yukarıya çekiyor. Padilha, “RoboCop”tan (2014) sonra burada da Amerikan ana akım sinemasının gramerine hakim olduğunu ispatlıyor. Onun kariyeri İngilizce filmlerle yükselişe geçiyor.
 
“Entebbe’de 7 Gün”, “Korkunç Soygun” (“The Taking of Pelham One Two Three”, 1974), “Kassandra Geçidi” (“The Cassandra Crossing”, 1976) hassasiyetinde ikonik bir terör filmi olamıyor. Ama yine de bir olayı taraflarının bakış açısından aktaran ve ritmi iyi tutturulmuş bir sinema örneğine dönüşüyor. Kurgu ile dans koreografisi birlikteliğinin operasyonla ve terörle ilişkisi filme ‘barışçıl’ bir hava katıyor.
 
FİLMİN NOTU: 5.7
 
Künye:
 
Entebbe’de 7 Gün (7 Days in Entebbe)
Yönetmen: José Padilha
Oyuncular: Rosamund Pike, Daniel Brühl, Eddie Marsan, Nonso Anozie, Denis Ménochet
Süre: 106 dk.
Yapım yılı: 2018
 

‘ÖLDÜRME ARZUSU’: MICHAEL WINNER’IN KEMİKLERİ SIZLIYOR

“Öldürme Arzusu”, 1974’te stüdyolarda intikamcı (vigilante) filmlerinin öncüsü olan “Death Wish”in, 44 yıl sonra gelen korkak ve amaçsız yeniden çevrimi. Zira onu takip eden 20 yılda çekilen dört devam filminden sonra burada o zamanın gerçekçi şiddetini de devre dışı bırakan Eli Roth, Trump dönemine yakışan ‘ahlakçı’ ve ‘tutucu’ baba moduna giriyor.

 

Suya sabuna dokunmayan bir Pazar sabah kuşağı filmi

‘Vigilante film’ (intikamcı filmi) türünün çıkış noktası ‘tecavüz’dür. Özellikle 1972’den itibaren -2009’da orijinalinin üzerine koyan bir yeniden çevrime malzeme olan “Soldaki Son Ev”in üretilmesiyle- ‘tecavüz ve intikam filmleri’ istismar filmlerinin içerisinde bolca devreye girmişti. Ama esasen ‘intikamcı filmi’ni stüdyolarda başlatan ve klasiğe dönüşen 1974 tarihli “Ölüm Arzusu” (“Death Wish”) idi. Michael Winner’ın 1972 tarihli bir romandan uyarladığı eserde o günün New York’una, Vietnam Savaşı sonrası ABD’sine sıçrayan toplumsal şiddetin hortlaması ve mahrem hayatın kalmaması ‘geriltici’ bir şekilde ele alınmıştı.
 
Filmde genç kızın tecavüzüne, annenin ölümüne yola açan ‘ev baskını sahnesi’ de akıllardan çıkmaz. Eli Roth, sinemaya ‘Otel’ (‘Hostel’) serisiyle ısındığı için şiddetle iç içe bir yönetmendir. Ama ‘rehine gerilimi’ne ‘üçlü ilişki fantezisi’ni soktuğu “Yanlış Kapı”dan (“Knock Knock”, 2015) sonra burada da biraz mazbut baba bakışına kayıyor nedense. Joe Carnahan’ın senaryosunda mimar ana karakter bir doktora dönüştürülmüş. Sonrasında ise kapüşonla kendini gizleyerek insanları kesip biçen Bruce Willis tanımlanmış.
 
İşin doğrusu bu durum karşısında arada ekran bölme devreye giriyor. Ama Roth için bir Pazar sabah kuşağı filmi canlanıyor. Kimi cinayetlerde grafik şiddet son dakikada gösterilse de temelde Roth’un aykırı yıllarından eser yok “Öldürme Arzusu”nda. Öncelikle yönetmen, kilit tecavüz sahnesini bile makaslamış, göstermemiş. Hatta bundan filmde bahsedilmiyor bile. Bu da şiddeti körükleyen adalet arayışını daha da öne çıkarıyor.

1974 tarihli orijinal filme yapılmış bir saygısızlık

Roth korkak davranarak tartışmalı figür Michael Winner’ın şöhretini de sömürmüş. Willis’in onca aksiyon kariyerinin ardından silaha alışma devresine girmesi zaten inandırıcı değil. Ama Winner’ın klasiğinin yarattığı etkiyle ortaya çıkıp onu sömüren ‘Taken’ serisi gibi duygusal baba motivasyonlarına ve B-tipi cinayet sahnelerine kaymış. Bu da ilk filmin mirasına yapılmış bir saygısızlığa yol açıyor. Bu alanda James Wan’ın alaycı ve stilize “Ölüm Emri”ni (“Death Sentence”, 2007) ürettiği ortamda, 70’lerin unutulmaz klasiğini sömüren süssüz bir intikamcı aksiyonu ürüyor.
 
Obama sonrası dönemin stilize intikamcısı ise “Adalet” (“The Equalizer”, 2014) ile görülen Denzel Washington olmalı. Evet burada D’Onofrio ve Shue bir kalite getiriyor. Ama hastanedeki diğer oyuncuları çözemiyoruz. Roth, açılış sekansında hastanenin şiddete eğilimli halini iyi yansıtmış, bir sahnede ekran bölme tekniğiyle düzgün çalışmış. Ama ötesi korkak, ahlakçı, şiddet yanlısı ve muhafazakar bir intikamcı filmi. “Öldürme Arzusu”, Trump dönemine çok yakışıyor. ‘Dört devam filmi üretilen bir seride böylesi bir filme ihtiyaç var mıydı?’ dedirtiyor.
 
FİLMİN NOTU: 2.9
 
Künye:
 
Öldürme Arzusu (Death Wish)
Yönetmen: Eli Roth
Oyuncu: Bruce Willis, Elisabeth Shue, Vincent D’Onofrio, Beau Knapp, Camila Morone
Süre: 107 dk.
Yapım yılı: 2018
 

‘TUT YÜREĞİMDEN ANNE’: BANGIR BANGIR ARABESK!

“Tut Yüreğimden Anne”, çok matah bir şeymiş gibi otizm ile ölümcül hastalığın aynı potada eritildiği, Sermiyan Midyat ile Naz Elmas’ın ise yapaylık rekoru kırdığı trash (çöp) bir melodram. Aynı ezgileri ve boyutsuz yavaş çekim kullanımını üzerimize atıp kafa şişirme uzmanına dönüşürken, solgun renk paletiyle Flash TV seviyesine gerilemek zor olmamış.

 

Pespaye durmaktan gurur duyuyor

Kızlarının ‘otizmli’ olduğunu öğrenen bir ailenin bu durum karşısında verdiği tepkilerden itibaren ‘çap’ını belli eden bir film “Tut Yüreğimden Anne”. Aslında kurguyu iki kişi yapmış gibi gözüküyor. Ama yavaş çekimle başlayıp yavaş çekimle sona eren ‘arabesk video klipler kesidi’ne dönüşüyor. Filmin bu durumdan gurur duyuyor gibi bir hali var üstelik…
 
Zira Naz Elmas ve Sermiyan Midyat da sanki sonradan dublajla konuşarak yapaylık katsayısını ikiyle çarpıyorlar. Gri-beyaz arasına konuşlanan, inatla matlaştırılmış Flash TV kalitesindeki renk paletine hiç girmeyelim. Besteci Volkan Sönmez ise sanki tek bir türküyü aralara attırarak ‘müzik’ yapılabileceğini sanmış. İşte “Tut Yüreğimden Anne” böyle garip bir şey!
 
Elbette “Sözün Bittiği Yer” (2007), “Umut” (2009) gibi ‘çöp (trash) melodram’ örneklerimiz var. Bunların içine ‘çocuk’ girince iş daha da karmaşıklaşıyor. Ama ‘otizm’in üzerine bir de ‘ölümcül hastalık’ eklenmesiyle melodram dozu dörtle çarpılıyor. Sahne önünde yüksek volümle birbirine bağıran karakterimsilerin kimseye faydası yok.
 

Üç yönetmen birden!

Aksine “O Kadın”la (2007) belli bir düzeyde Sezen Aksu’ya saygı duruşu projesi çeken Korhan Bozkurt’un, ‘Kutsal Damacana’ serisinin en zayıf halkasını, ikincisini üretmişken adının burada ‘genel yönetmen’ olarak en üste yazılması nasıl yorumlanabilir? Elbette her telden çalıp klasik bir çizgiye oturmayan hikaye kurgusunun gövdesizliğiyle… Araya giren kararma-açılma efektleri de, anlamsız planlar da elbette montajın tuhaflığını ve kafa şişirme potansiyelini açığa çıkarıyor.
 
Sermiyan Midyat ve Naz Elmas’ın katkısıyla bu yapay ve çöp melodram evlere şenlik! Çocuk ve genç karakterlerine hiç girmeyelim! Sıfır makyaj ve yüz değişimiyle otizmli olduğu iddia edilen bir çocuk tiplemesine sinema tarihinde bile ender rastlanır! Burçin Aydın-Bülent Aydoğan ikilisi, bu şaşkınlıklarıyla tarihe geçmiş olabilirler.
 
FİLMİN NOTU: 1.2
 
Künye:
 
Tut Yüreğimden Anne
Yönetmen: Burçin Aydın, Bülent Aydoğan
Oyuncular: Sermiyan Midyat, Naz Elmas, Janberk Nak, Ela Şen, Levent İnanır
Süre: 89 dk.
Yapım yılı: 2018
 

‘STALİN’İN ÖLÜMÜ’: 8 RUS KAFASI ÇANTADA

TV’ye yaptığı işlerle bilinen Armando Iannucci’nin Fabien Nury-Thierry Robin ikilisinin çizgi romanından uyarladığı “Stalin’in Ölümü”, ne liderin şanına ne de sinemanın gerçeklerine saygılı... Steve Buscemi, Jason Isaacs ile Jeffrey Tambor dışında perdede yaşanan şaklabanlığa adapte olan bile çıkmıyor.

 

1953 yılında Sovyetler Birliği’nde geçen film, Stalin’in ölümüyle birlikte yaşanan büyük koltuk kavgasına uzanıyor. Stalin'in vekili ve komitenin birlikte hareket etmesinden yana olan Malenkov (Tambor) Genel Sekreterliği’ni korumaya çalışırken, İstihbarat Şefi Beria (Simon Russell Beale) ile komitenin başkanlığını yürüten Kruşçev (Steve Buscemi) arasında amansız bir siyasi rekabet başlar.
 
İlginçtir film, bir Fransız çizgi romanından yola çıkıyor ama uyarlanan senaryoyu dört İngiliz, İngilizce yazılmış. Üstüne üstlük TV’ye yaptığı işlerle bilinen Armando Iannucci bu zorlu görsel yapıyı kaldıramamış. Sinemada ilk yönetmenlik denemesi “In the Loop”ta (2009) olduğu gibi ‘konuşan kafalar’ın üzerine gidip yoruculuk sözü vermiş. Böyle olunca da kurgusundan sinematografisine kadar katıksız bir küçük ekran deneyimi yaratmak kaçınılmaz hale geliyor.
 
Aslında filmin mizah anlayışı da heyecan vericiden ziyade tedirgin edici duruyor. Steven Buscemi’den Michael Palin’e uzanan oyuncu kadrosu; Stalin’in ölümünü Joe Pesci’nin başrolünde oynadığı günümüzde geçen kara komedi “8 Kafa Çantada” (“8 Heads in a Duffel Bag”, 1997) misali sarıyor. Böylece ‘gerçek’ Rus bürokratların ciddi bir şekilde nefes alan karakterlere dönüşmesi imkansızlaşıyor. Stalin’in vefatının ve yatakta yatmasının çevresi, Rus aksanıyla konuşan karikatürize tiplerle örüyor. ‘Tek bir ölünün çevresinde olup biteni ele alan güncel kara komedi’ denemelerinden farksız durmak filmi ‘şaklabanlık’a dönüştürüyor.
 
Bu sayede ‘komünizm eleştirisi’nden ziyade ‘ünlü diktatörün ruhuna saygısızlık’, çoğu zaman tarihsel hatalarla canlandırılıyor. Iannucci bu projeyi kaldıramadığı gibi sürekli İngilizce konuşan, Ukrayna doğumlu Kurylenko’nun konu mankenliğine de kimseyi inandıramıyor. Sadece Tambor, Buscemi ve Isaacs bir kalite katmış. Diğer oyuncular, konuk oyuncu gibi... Tiyatro sahnesine çıkmadan önce bolca emir alıyorlar.
 
‘Kara komedi’ hiçbir şekilde keyif vermiyor. Siyasi taşlama küçük düşürme hedefi varsa tutuyor, ama temelde tutmuyor. ‘Anti-Rusya’ yaklaşımı ABD’de şu sıralar moda olduğu için belirli bir kesimin ilgi odağı olabilir “Stalin’in Ölümü”. Ama İngilizce akması bir yana kurguda da fazlaca tökezlemesi affedilir gibi değil. Iannucci, ortaklık yaptığı senaryoları başka yönetmenlere emanet etmeli. Aksi takdirde kamera arkasındaki beceriksizliğinin esiri olmaya devam edecektir.
 
FİLMİN NOTU: 3.8
 
Künye:
 
Stalin’in Ölümü (The Death of Stalin)
Yönetmen: Armando Iannucci
Oyuncular: Steve Buscemi, Olga Kurylenko, Tom Brooke, Andrian McLoughlin, Jeffrey Tambor
Süre: 107 dk.
Yapım yılı: 2017
 

‘TOMB RAIDER’: SERİ ÜRETİM BATAKLIĞININ EN TRAJİK ÖRNEKLERİNDEN

2001 ve 2003 tarihli filmleri dünya çapında 430 milyon dolara ulaşan video oyunu uyarlaması serisinin 2018 tarihli yeni sürümü “Tomb Raider” ne kadar başarılı? Varoluşçu bir ‘kadın Tarzan’ yaratma çabasına karşın ‘ilkel macera filmi’ ‘boş efektler’le süslenince, yeni Lara Croft Alicia Vikander çok kassa da sadece debelenmekle kalıyor.

 

Bir video oyunu uyarlamasının makus talihini kırmak zor. ‘Resident Evil’ serisi uzun yıllar sürse de hiçbir zaman yeni milenyumun zombi filmlerine katkı yapamadı. ‘Tomb Raider’ da 1996’da çıkan macera video oyununun Simon West ve Jan De Bont imzalı ‘90’lar ruhlu aksiyon-macera’ denemesiydi. 2001 ve 2003’te çekilen her iki film de demode ve anlamsızdı, türde dibi gördükten sonra kolayca unutulup gittiler.
 
Ama ne hikmetse Angelina Jolie dışında şimdilerde esamesi okunmayan serinin 2018’de gelen bir ‘yeni sürüm’ü yapılmış. Alicia Vikander başrolde. Yönetmenlik koltuğunda “Şeytanın Oteli” (‘Fritt Vilt”, 2006) ile dibi görse de “The Wave” (“Bølgen”, 2015) ile biraz toparlayan Norveçli bir yönetmen var. ‘Lara Croft’, varoluşçu bir yolculuğa sokuluyor. Babasının gençken kaybolmasının ardından kendi yolunu çizen ‘feminist bir aksiyon kahramanı’ çiziliyor. Hong Kong’taki bir adaya yolculuk da aslında ‘kadın Tarzan’ izlenimi bırakıyor.
 
İkinci filmle aynı bütçeye çekilen “Tomb Raider”, ada efektinin CGI kokmasıyla bile aslında sanki Vikander’ın bir şeylerin önünde takıldığını hissettiriyor. Oyuncu seriye dönüşen popüler aksiyon filminin son halkası “Jason Bourne”daki (2016) güçlü karakteri kadar kalıcı bir tipleme yaratmıyor burada. Aksine ormanda koşuşturarak, frikik vermemek için hiç değiştirmediği kıyafetiyle film sürecine ‘ucuzluk’ katıyor. Angelina Jolie gibi teşhir malzemesine dönüşmüyor.
 
Ama Tomb Raider’ın keyif verebilmesi için de böyle öğelere ihtiyaç var. Burada Vikander’ın ‘yeni bir seri’ arayışında zaten en anlamsız bir projeye atlaması kariyerini bir yere taşımayacaktır. Dominic West, Walton Goggins ve Daniel Wu’nun tek boyutlu sakallarıyla ‘maço kültürünün karikatürize tezahürleri’ne dönüşmeleri ise ‘feminist alt metinleri’ güçlendirmiyor, aksine yan karakter yaratımındaki zafiyeti öne çıkarıyor. “Tomb Raider”, Hollywood’un aynı kaynakları aradan kısa süre geçse de kullanarak ‘seri üretim bataklığı’na dönüşmesi konusunda en trajik örneklerden.
 
FİLMİN NOTU: 2.5
 
Künye:
 
Tomb Raider
Yönetmen: Roar Uthaug
Oyuncular: Alicia Vikander, Dominic West, Kristin Scott Thomas, Daniel Wu, Walton Goggins
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2018
 
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU:
 
LOVING VINCENT: 8.8
PHANTOM THREAD: 7.7
SEVGİLİZ (NELYUBOV): 7.5
SUYUN SESİ (THE SHAPE OF WATER): 7.5
THE POST: 7.1
UĞUR BÖCEĞİ: 6.9
ÜÇ BİLLBOARD EBBİNG ÇIKIŞI, MISSOURI: 6.7
SOFRA SIRLARI: 6.5
BEN, TONYA (I, TONYA): 6.4
EN KARANLIK SAAT (DARKEST HOUR): 6.1
MEKANLAR VE YÜZLER (VISAGES, VILLAGES): 6
BENİ ADINLA ÇAĞIR (CALL ME BY YOUR NAME): 5.8
FLORİDA PROJECT: 5.5
FOXTROT: 5.8
HAFIZA (REMEMORY): 5.5
İYİ GÜNLER: 5.5
PERVANE (THE BREADWINNER): 5.5
ARİF V 216: 5.4
SAVAŞTAN SONRA (MUDBOUND): 5.1
COCO: 5
DÜNYANIN BÜTÜN PARASI (ALL THE MONEY IN THE WORLD): 5
SESSİZLİĞİN KARDEŞLERİ: 4.7
ÖZGÜRLÜĞÜN ELLİ TONU (FİFTY SHADES FREED): 4.6
CEBİMDEKİ YABANCI: 4.5
GÜZEL ADAM SÜREYYA: 4.5
KIZIL SERÇE (RED SPARROW): 4.5
GÖREVİMİZ TATİL: 4
GRINGO: 3.5
AİLECEK ŞAŞKINIZ: 3.5
LOCMAN: 3.2
ALEM-İ CİN: 3.1
ARAMIZDAKİ SÖZLER (MOUNTAIN BETWEEN US): 3
ÖLÜMLÜ DÜNYA: 3
RÜZGAR: 3
ZİYARETÇİLER: GECE AVI: 3
DİRENİŞ: KARATAY: 2.8
HADİ BE OĞLUM: 2.8
MELEZ: 2.6
KAYHAN: 2.4
MAHALLE: 2.4
KIRLANGIÇLAR SUSAMIŞSA: 0.9
 
 

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.