‘Suyun Sesi’: ‘Amélie’ ile ‘Kara Gölün Canavarı’nı sinema sevgisiyle yüzleştiriyor

16 Şubat 2018, Cuma 11:20
AA


En İyi Film dahil 13 dalda Oscar adayı “Suyun Sesi”, bilinmeyen filmleri keşfe çıkmasıyla sinema zevkinizi arttıracak rüya gibi bir hazine... “Kara Gölün Canavarı”nın gelini, ‘Possession’-‘Casablanca’ arası fantastik aşk tanımı ya da “Amelie”nin sinema tarihiyle nefes alıp veren Soğuk Savaş döneminden ablası gibi. Guillermo Del Toro, Amerikalılar için de masal yaratmayı becerirken Sally Hawkins başrolde çok iyi.
 

Franco rejimi yerine Nükleer Savaş dolgusu

 
Soğuk Savaş döneminde sinema, aşk ve masal… Son 20 yıla damga vuran Meksikalı Guillermo Del Toro’nun ‘yaratık’ motifinin izinde açtığı dehlizler çok çekici hale gelebiliyor. Franco rejiminin etkisini üzerine alan “Şeytanın Belkemiği” (“El Espinazo Del Diablo”, 2001), “Pan’ın Labirenti” (“El Laberinto El Fauno​”, 2006) yönetmenin en önemli modern klasikleri şüphesiz. Ama “Blade II” (2002) ve “Hellboy 2: Altın Ordu” (2008) ile serilere getirdiği akıcılık ve yaratıcılık da çok önemli.
 
“Suyun Sesi”nde (“The Shape of Water”, 2017) yönetmen, bu kez bir ‘fantastik aşk’ın peşine düşmüş. Açıkçası çıkış noktası B-tipi canavar “Kara Gölün Canavarı” (“The Creature from Black Lagoon”, 1954). Bu nükleer savaş yaratığı Universal’ın önemli malzemesine dönüşmüştü zamanında. Yönetmen oradaki ‘solungaçları olan humamoid’ yaratıktan beslenmiş fazlasıyla.
 
Nasıl “Şeytanın Belkemiği”nde Franco coğrafyasında, çölün ortasında öylesine dirilen bir ‘perili ev’ yarattıysa 1960’ların Baltimore’unda da gizli bir laboratuvarın altındaki sinemanın, ‘hayallerinin gerçekleştiği mekan’a dönüştürdüğü söylenebilir. İki ötekinin, yaratık ile dilsiz hademenin adeta oraya süpürüldüğü gözlemlenebiliyor. Filmin girişi Jeunet’nin peri masalı filmi başyapıtı “Amélie”si (2001) gibi. Desplat’nın ezgileri, Yann Tiersen’in etkileyici müziğini akla getiriyor. Bu yoldan da açıkçası onun Richard Jenkins’in denk geldiği ‘çizer ve anlatıcı tiplemesi’nin gözünden vukuatlarına odaklanılıyor.
 

Müzikal deneyimiyle hareketlenen sinefil bir karakter
 

‘Amerikalılar için masal’ yaratırken yönetmen Franco döneminin yerine nükleer savaşı getirmiş. Rusya’nın, Japonya’nın da dahil olduğu savaştan kopmak için ant içen kötü bilim adamlarının arasına sızıyor. Ama bunu dilsiz hademenin gözünden yapıyor. Bu karakterin hayatla bağı tınılarla, sinema tarihinden ezgilerle zihninde yankılanıyor. Sesli sinemayı başlatan “Caz Muganisi”nin (“The Jazz Singer”, 1929), ilk TV’de gözüken yapıt olması şaşırtmıyor.
 
Açıkçası bu yoldan da bizim gözlemlediğimiz sinemanın fetişizmini yaparken ortaya farklı tonlardan beslenen bir ‘imkansız aşk’ çıkarmak. ‘Yaratık-dilsiz kadın aşkı’nın şekli, ‘Güzel ve Çirkin’ masalı gibi başlıyor. Ama zamanla aşktan cinselliğe geçişle Zulawski’nin “Possession”ına (1982) evrilen bir cesaret gözlemliyoruz. Orada komünizmin pisliği olarak beliren ‘yaratık’la cinsel ilişkiye girerek bunalımdan kurtulan ana karakter bir ‘sıra dışı cinsel ilişki’ tasvirini duyurmuştu. Burada da aslında ‘masal sevenler için Casablanca-Possession kırması bir yapıt’ izlenimi verilebiliyor çoğu zaman.
 
Nükleer atıkların yarattığı ötekilik mevzusunun, dilsiz kalan hademeyle desteklenmesi, defolarla öteki aşkını da ‘fantastik sinema’ için ikonik hale getiriyor. Serge Gainsbourg’un ‘La Javanaise’, Alice Faye’in ‘You’ll Never Know’, Andy Williams’ın ‘A Summer Place’, Glenn Miller’ın ‘I Know Why’ ve Carmen Miranda’nın ‘Chica Chica Boom Chic’ gibi 1930-1960 arası filmlerde kullanılan şarkılarıyla sinema tarihinde dolaşmak da mümkün olabiliyor.
 

Bilinmeyen filmlerin fetişizmi
 

Sinema salonunda çok bilinmeyen “Karnaval Güzeli” (“Mardi Gras”, 1958) ve “The Story of Ruth” (1960) ‘iki film (double feature) eğlencesi olarak film boyu gösteriliyor. Tap dans ile ikonikleşen Astaire-Rogers ikilisinin klasiği “Follow the Feet”in (1936) meşhur sahnesi de siyah-beyaz olarak Hawkins-Jones arasında canlandırılıyor. “Suyun Sesi”, büyük oranda fantastik sinemanın “Aşıklar Şehri”ne (“La La Land”, 2016), “Artist”e (“The Artist”, 2011) cevabı gibi.
 
Fetiş objelerden yola çıkarken unutulup gitmiş, kıyıda köşede kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen filmleri malzemeye dönüştürerek farkını hissettiriyor. Bir hademenin gözünden nükleer savaşın yarattığı yıkıma ve günümüzdeki eskiyen sinema sevgisine dikkat çekiyor. Bilinmemiş filmlerle de sanki ‘sinemanın keşfedilmesi gereken değerleri’ni metaforik hale getiriyor.
 
Bunun keyfini sürürken ise ‘irade öyküsü’nü kökleyip bizi bir rüyayla, mitolojik bir yeniden doğumla sinemadan uğurluyor. Audrey Hepburn çizimli ev planlamasını düşününce filmin yapım tasarımının sinefillerin ağzının suyunu akıtacak cinsten olduğu daha da iyi açığa çıkıyor. Yaratık tasarımının sahiciliği, Del Toro-Doug Jones birlikteliğiyle bir kez daha müthiş bir sonuç verirken, ciddiye alınacak fantastik aşk filmleri arasında da “Suyun Sesi”ni önemli bir noktaya taşıyor. Del Toro’nun olgunluk dönemi eseri tanıdık öğelerden yola çıkıyor belki, ama bu durum onun ‘rüyalarımızın filmi’ne dönüşmesini engellemiyor.
 
FİLMİN NOTU: 7.5
 
Künye:
 
Suyun Sesi (The Shape of Water)
Yönetmen: Guillermo Del Toro
Oyuncular: Sally Hawkins, Michael Shannon, Richard Jenkins, Michael Stuhlbarg, Octavia Spencer
Süre: 123 dk.
Yapım yılı: 2017
 

‘SOFRA SIRLARI’: BİR YEMEK PROGRAMI RÜYASI İÇİN AĞIT

 
Yemek programı yapmak ve seri katil olmak isteyen bir ev kadınının haykırışını taşıyor perdeye “Sofra Sırları”. Deneyimli sinemacı Ümit Ünal’ın Demet Evgar’la birlikteliği ‘hayal ile gerçek’ arasında kalmış ‘seri katil komedisi’ni manidar anlarla besliyor. Evgar ise kılıktan kılığa girip döktürerek filmi kendi yörüngesine çekiyor.

 

Sıradan ev kadını Ümit Ünal’ın kalemine yakışmış

 
Ümit Ünal, tartışmasız derecede iyi bir senarist. Bunu Yeşilçam’ın çalkalanma döneminde “Teyzem”in (1986) metnine bakarak da gözlemlemek mümkün. Son 15 senede ise onun kariyerinde girdiği yol diken üstünde. Bir destek bulduğunda başarılı projeler üretebilirken, memuriyet yaptığında tepetaklak aşağı gidebiliyor. Senarist ve tek kısa filmin yönetmeni olarak katkıda bulunduğu “Anlat İstanbul” (2005), “Ara” (2008), “Nar” (2012) gibi filmler onun yapması gerekenleri ortaya koyuyor aslında.
 
“Sofra Sırları” da bunların arasına katılıyor. Yönetmen kapalı mekanda aşık atmayı seviyor. Burada da bir ‘seri katil komedisi’ne imza atmış. ‘Kadın seri katiller’in sinemadaki tarihini, yolculuğunu araştırınca çok geriye gitmek gerekebilir. Ama Türk sinemasında “Beyza’nın Kadınları”nda (2007) Evgar’ın karakteri halen akıllarda. Çok kişilikli tipleme, burada psikolojik açıdan iki taraf arasında gidip gelen bir karaktere dönüşüyor sanki.
 
Ünal, “Bir Rüya İçin Ağıt”ta (“Requiem for a Dream”, 2000) Ellen Burstyn’in TV ile ilişkisinden feyz almış. TV alışkanlığını sürekli aldığı hap ile ‘saykodelik bir düş’e dönüştüren yaşlı karakter bu sayede ‘etkileyici’ durmuştu. Filmin akılda kalan tarafı olarak dikkat çekmişti. Burada ise TV’ye yemek programı yapmanın hayallerini kuran sıradan bir ev kadınının, Neslihan’ın sırlarını izliyoruz.
 

Yerli suç komedilerinin içinde nereye oturuyor?

 
Türkiye’de son yıllarda fazlaca ‘kara komedi’ üretildi. “Vavien” (2009) ve “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi” (2012) “Sofra Sırları” ile akrabalık açısından ilk akla gelenler. Ünal’ın filmi, sanki çoğu bir ev içinde geçen bunların kadın bakış açısından ve hayal-gerçek arasında gidip gelen feminist versiyonu gibi. Görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi’nden evin içini dikkat çekici ışıklarla bir ‘TV programı sahnesi’ne çevirmesi istenmiş. Orada da Evgar kendi şovunu yapıyor adeta!
 
Bu şovun adının konulması için lazım olan ise tente misali gerilmiş koyu renkler ve  bilinçli bir şekilde işlenmemiş gibi duran bir palet. Sinematografi dış mekanlarda sonbaharın puslu havasını da, kışın karlı havasını da kavrıyor. Bu doğallık değil bir sakillik yüklüyor hikayeye. Çıkışsız ana karakter, bizim bütün ‘ev kadınları’nın sorunlarından mustarip. Fazlaca 80’lerde Müjde Ar’da gördüğümüz karakterlere benziyor.
 
Ama fantastik doku “Adı Vasfiye” (1985) “Aaah Belinda” (1986) gibi sinemasız filmlerden daha iyi. Ünal, sanki 80’lerdeki kadın bireylerin başkaldırılarına “Bir Rüya İçin Ağıt”-“Beyza’nın Kadınları” arası bir ironi iliştirmek istiyor. Bunu da bir masanın üzerindeki örtünün estetiğini, bitik gitmişliğini, kirliliğini ekliyor. Yan karakterlerin de bu bitikliğe, koyuluğa destek olması manidar. Bu sayede de kadının çıkışsızlığı “Nar” ve “Ara”daki tiplemelerle benzer özellikler taşıyor.
 
Ümit Ünal’ın filmografisinde çok önemli bir yere yerleşecek bu eser. Ama elbette ki bir çocukluk rüyası sahnesi pespaye durup göze batabiliyor. Kendi hayalini yaşayan ev kadınının çarpıcı dünyası tatmin etse de görsel açıdan yapılan ‘denemeler’, ‘boyutsuz dizi estetiği’ne teğet geçiyor. Ünal’ın senaryoyu yazmasının üzerinden geçen yıllarda ülke sinemasında kara komedi örnekleri arttığı için buradaki feminist bakış ‘taze’ durmuyor.
 
FİLMİN NOTU: 6.5
 
Künye:
 
Sofra Sırları
Yönetmen: Ümit Ünal
Oyuncular: Demet Evgar, Muhammet Uzuner, Alican Yücesoy, Fatih Al, Emrah Kolukısa
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2017
 

‘KARA PANTER’: ANDROID NESLİ İÇİN FANTASTİK BİR ‘SHAFT’
 

“Kara Panter”, aksiyon koreografileriyle ve alt kültüre yaklaşımıyla dikkat çeken bir Afro-Amerikan süper kahraman tanımı armağan ediyor sinemaya. Marvel Sinema Evreni’nin en camp (bilinçli bayağılık estetiği) ürünü olabilir. Ama yaşasaydı Melvin Van Peebles’ın ve Gordon Parks’ın gurur duyacağı bir süper kahraman filmi bu.
 
“Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı” (“Captain America: Civil War”, 2016) ile Marvel evrenine giren Kara Panter’in solo filmi… Babası T’Challa’nın ölümüyle Afrika’daki yuvasına dönen karakterimiz, Wakanda Krallığı tahtına oturuyor. Ama düşmanı Erik Killmonger ile savaşı, iktidarın o kadar da kolay olamayacağını kanıtlıyor.
 
Bağımsız ruhlu yönetmen Ryan Coogler, bir kez daha Michael B. Jordan ile çalışıyor. “Son Durak” (“Fruitvale Station”, 2013) ve “Creed”in (2015) ardından üçüncü beraberlik başrolle olmuyor. Başrol performansı, Chadwick Boseman’a yani Afro-Amerikan sinemasının yükselen değerine, kendini zorlu rollerle kanıtlayan oyuncusuna verilmiş. ‘Kara Panter’in çevikliğine de, camp (bilinçli bayağılık estetiği) eğilimine de çok yakışmış onun kimliği. 70’ler ruhunu solumasına destek vermiş.

 

2000’de Samuel L. Jackson’lı bir yeniden çevrime malzeme olan “Shaft”(1971), Gordon Parks imzalı o dönemin ‘siyahi istismar aksiyon filmi’dir. Bu furyanın başlatan öncü filmlerdendir. O yıllarda aslında Melvin Van Peebles ile beraber sinemada isyankar alt kültür yaratımına da destek olmuştur. Burada ise sanki Coogler o dönemin ruhunu uzayda yaşatan bir işe imza atıyor.
 
‘Yan bölüm’ olarak fazlasıyla etkileyici, uzun planlarla soul’un iç içe geçtiği bir koreografi hınzırlığı var. Coogler’a aksiyon sahnesi çekmek yaramış. Açıkçası Michael B. Jordan, Lupita Nyong’o’nun yanı sıra Andy Serkis ile Martin Freeman da rollerine yakışmışlar. Angelina Bassett idare ederken Daniel Kaluuya’nın nereden çıktığı ve ne yaptığı belli değil. Tasarımlar ‘Star Wars’la akrabalığı anlamlandırıyor. 1966’da sahne alan ilk Afro-Amerikan süper kahraman pespayeliğin estetiğini çıkardığı dünyasıyla tatmin ediyor. Nijerya’dan göç etmeyle gelen melezlik dikkat çekici.
 
“Kedi Kadın” (“Catwoman”, 2004), ‘Blade’ gibi çizgi roman uyarlamalarının siyahi ana karakterlerini gördük. Bunlardan ilkinin başarısı tartışmalı iken, ikincisi vampir filmleri tarihinde yer etmişti. Burada kendi kültürüyle yoğrulan, müziğiyle görselliğiyle bunu bir fetişe dönüştüren ve ‘afrofuturizm’ akımına cuk oturan bir süper kahraman aksiyonu var.
 
“The Wiz” (1978) nasıl 70’lerde beyaz karakterleri Afro-Amerikalıya çevirerek kült bir müzikale dönüştüyse, 1980’lerde ise uzaylı istilası filmi “Brother from Another Planet” (1984) bu damardan uzaylı istilası filmi planlayarak çığır açtıysa, “Kara Panter” de bu döneme çok yakışıyor. Obama sonrasının ruhunu Afro-Amerikan sinemasının ilk ciddiye alındığı yılların heyecanıyla kalkındırıyor. Marvel Sinema Evreni’nin en iyileri arasına rahatlıkla giriyor.
 
FİLMİN NOTU: 7
 
Künye:
 
Kara Panter (Black Panther)
Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Chadwick Boseman, Michael B. Jordan, Lupita Nyong’o, Forest Whitaker, Andy Serkis
Süre: 134 dk.
Yapım yılı: 2018
 

‘HADİ BE OĞLUM’: AMBALAJIYLA GÖZ BOYAYAN SAF BİR MELODRAM

 
“Babam ve Oğlum” sonrası dinmeyen ‘baba-oğul melodramı’ denemelerinin bir yenisi “Hadi Be Oğlum”. Ama ortada senaryosuz ve görsel açıdan göz boyayan bir film olunca, Kıvanç Tatlıtuğ’un kendini yiyip bitirmesi de yetmiyor.
 
Annesi gizemli bir olay sonucu kaybolan Efe ile babası Ali’nin hikayesi, acıklı olmak için kasılmış, senaryoya benzeyen bir metinden besleniyor. Kıvanç Tatlıtuğ sanki Yeşilçam’dan tabiri caizse bir tutam ‘ağlamaya hazır adam’ katkısı almış. Oğlan da meraklı halleriyle ona eşlik ediyor. Sonuç olarak aslında ‘bir hastalığın eşiğindeki oğlan’ın portrelemesi de motivasyonları da samimi ve inandırıcı değil.
 
Reklamcı Bora Egemen, biraz prodüksiyon kalitesinin biraz renkleri parlaklaştırmanın ‘plastik yapı’ için her şey olduğunu düşünmüş. Fahir Atakoğlu’nun volümünün yüksekliğine alıştığımız ezgileri, piyano tuşları da ona eklenmiş. Ağlatmanın el kitabını yazmak isterken ‘rakı sofrası dostu’ niyetine Feridun Düzağaç’ın ta kendisinin girmesi ‘kışın yaz hayatı arayan seyirci’ için aranan formül olabilir.

 

Ama sinemanın bazı gerçekleri var. Ne hikmetse yapımcı Fırat Doğru Parlak’ın yazdığı senaryoda Tatlıtuğ dışındaki karakterlere kalem izi değmediği çok açık. Açıkçası bu anlayışla birlikte de hikaye kurgusunun bozulmasının ve temponun yükselmesinin, ‘daha ortada ana çatı olmadan nereye gidiyorsun?’ sorusunu sordurtması şart hale geliyor.
 
“Hadi Be Oğlum”, “Babam ve Oğlum” (2005) sonrası artan, “Babam” (2017) gibi zayıf örneklerini gördüğümüz baba-oğul melodramlarının arasına katılıyor. Ama 70’lerin senede dört film çeken yönetmenlerle dolu dünyasından farksız bir tonda. Bu sebeple de anlamsız kafa şişirmekle ve göz bozmakla kalıyor. Tatlıtuğ’un zorla yerleştirildiği ‘baba’ rolüne yakışmadığı çok açık iken, kendini kasıp bir ‘balıkçı’ haline getirme çabası da ‘camp (bilinçli bayağılık estetiği) film’i destekleyen, büyük oranda tutarsız bir makyaj kullanımını duyuruyor maalesef. Büşra Develi ile Yücel Erten’in ne yaptığını ise kimse çözemiyor.
 
FİLMİN NOTU: 2.9
 
Künye:
 
Hadi Be Oğlum
Yönetmen: Bora Egemen
Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Büşra Develi, Yücel Erten, Feridün Düzağaç, Yıldız Kültür
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2018
 
‘BEN, TONYA’YI HOLLANDA PRÖMİYERİNDE İZLEYİP YAZMIŞTIM:
 
‘Ben, Tonya’: Sersemletici ve alaycı bir buz pateni biyografisi

FİLMİN NOTU: 6.3

 
Künye:
 
Ben, Tonya (I, Tonya)
Yönetmen: Craig Gillespie
Oyuncular: Margot Robbie, Alisson Janney, Sebastian Stan, Bobby Cannavale, Julianne Nicholson
Süre: 119 dk.
Yapım yılı: 2017
 
 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU:
 

LOVING VINCENT: 8.8
SEVGİLİZ (NELYUBOV): 7.5
THE POST: 7.1
DAHA: 6.4
ÜÇ BİLLBOARD EBBİNG ÇIKIŞI, MISSOURI: 6.7
EN KARANLIK SAAT (DARKEST HOUR): 6.1
FOXTROT: 5.8
HAFIZA (REMEMORY): 5.5
İYİ GÜNLER: 5.5
ARİF V 216: 5.4
COCO: 5
LABİRENT: SON İSYAN (THE MAZE RUNNER 3): 4.8
YOLCU (THE COMMUTER): 4.8
ÖZGÜRLÜĞÜN ELLİ TONU (FİFTY SHADES FREED): 4.6
AMAN DOKTOR (DJAM): 4.5
CEBİMDEKİ YABANCI: 4.5
GÜZEL ADAM SÜREYYA: 4.5
PARAMPARÇA (IN THE FADE): 4.5
DELİHA 2: 4.3
KARABASAN (SLUMBER): 4.2
ZİRVE (LA CORDILLERA): 3.8
RUHLAR BÖLGESİ 4 (INSIDIOUS: THE LAST KEY): 3.7
ENES BATUR: HAYAL Mİ, GERÇEK Mİ?: 3.5
ARAMIZDAKİ SÖZLER (MOUNTAIN BETWEEN US): 3
ÖLÜMLÜ DÜNYA: 3
RÜZGAR: 3
KAYHAN: 2.4
 
 
 

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.