15 yıl önce bugün, 'Balans ayarı' yapalım derken, duvara çarptık

28 Şubat 2012, Salı 05:00
AA

15 yıl önceki 28 Şubat gününü hatırlayanlarımız herhalde çoğunluktadır. Hatırlamayanlarınız da, umarım CNN Türk ekranlarında 12 gündür yayınlanan belgeseli izleyip bir fikir elde etmişlerdir. 28 Şubat 1997 demokrasimizin Ankara’da meydanın ortasında sırtından bıçaklanarak öldürüldüğü gündür. Bugün geriye dönüp baktığımızda, neler yaşadığımızı çok daha net şekilde görebiliyoruz.

Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir ve Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, planlama ve programlama liderliği yaptılar. Ancak demokrasinin katledilmesinden sadece bu dörtlüyü sorumlu göremeyiz. Hepimiz -yani tüm laik kesim- sorumludur. Askerin tutumuna bakarsak şu verilerle karşılaşıyoruz: 1- Asker, Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin bu ülkeyi gerçekten bir din devletine dönüştürmek istediğine inanmıştı.
[[HAFTAYA]]

Amacı, iktidara el koymak değil, irticayı engellemekti. Eğitimi, dünya görüşü ve tüm değerleriyle bu şekilde yetişmişti. Onlar için önce VATAN, sonra DEMOKRASİ gelirdi. 2- Kendilerine inanılmaz bir güvenleri vardı. Höt dedikleri anda tüm dinci kesimin çil yavrusu gibi dağılacağından emindiler. Kimsenin gıkı çıkmayacak ve yeni bir düzen kurulabilecekti. 3- Tüm laik kesimi arkasına almışlar veya tüm laik kesim askerin bir şeyler yapması için Genelkurmay’ın kapısını çalar olmuştu. İşte böyle bir ortamda, Genelkurmay elindeki tüm etkileme olanaklarını kullandı. Üstelik öylesine hazır bekleyen bir kesim vardı ki, hiçbir zorluk çekmediler. Ancak bütün bunları gerçekleştirirken, toplumdaki değişimin farkına varamadılar. Halkın nabzını tutamadılar. En büyük kayıpları da bu oldu...

Demokrasinin katline hepimiz katıldık...

28 Şubat‘ta yaşananlardan sadece askerleri sorumlu tutmamamız gerektiğini unutmayalım. Ankara’da işlenen cinayette hepimizin parmak izi var. Suçlu olanlar arasında askerler kadar, Cumhurbaşkanı’nı, siyasi partilerimizi, daha doğrusu parti liderlerini görüyorum. Hiçbiri çıkıp, askere “Hayır efendiler, bu işe karışmayın. Bunu biz sandıkta hallederiz” demedi.

Tam aksine, demokrasinin halini ellerini ovuşturarak izlediler. MGK toplantısı öncesinde ve sonrasında, iktidarın düşürülmesi için ellerinden geleni artlarına bırakmadılar. Askerin müdahelesi normal göreviymiş gibi davrandılar. Hatta sonradan, şark kurnazlığıyla “Hanımefendiye söyledim, ancak dinletemedim” diye de etrafta dolaşabildiler. Siyasi partilerimizin bu açıdan yatacak yerleri yoktur... Onların yokta, bizim (medya) var mı? Hayır, bizler de gerektiği şekilde demokrasiye sahip çıkamadık. Genelkurmaydan kurgulanan haberleri hiçbir elekten geçirmeden, sorgulamadan yayınladık. Dolaylı veya dolaysız şekilde destek verdik.

Dönemin askerci yazar veya TV programcılarını şimdi arıyorum ve hiçbirini etrafta göremiyorum. Birbirimizi aldatmayalım, içimizde bir avucumuz hariç, büyük çoğunluğumuz 28 Şubat katliamına göz yumduk. Kimlerin dik durduğunu da en iyi ben biliyorum. Peki o anlı şanlı yargıçlarımız, savcılarımıza ne demeli? Onların katıldıkları toplantının sonundaki ayaktaki alkış sahnesinin, bazı TV kanallarına Asker tarafından nasıl gizlice çektirildiğini bilenler arasındayım.

Onlar da ağızlarını açmadılar ve katil olayına gönülden katıldılar. Bu kampanyanın bir parçası olarak, bugün herhalde utanç içindedirler. Askeri brifingini dinledikten sonra ayakta alkışlayanlar şimdi saklanacak yer arıyor olmalılardır. Demokrasi konusunda bugün zor kondurmayan Sivil Toplum Örgütleri ve Üniversiteler ne yaptı dersiniz? Hiçbir şey yapmadılar. Askeri kışkırtmayanlar bile sessizce seyirci kaldılar. Bir yerde suça katıldılar. Laik kesim 28 Şubat‘ı, Demokrasimize Balans Ayarı yapmak diye yola çıktı. Öyle bir balans ayarı yaptı ki, koruyup kollamaya çalıştığımız arabanın frenleri patladı, tekerlekleri fırladı ve karşıdaki duvara çarptı. Paramparça oldu. Yerine bambaşka bir yapı doğdu. Bu yapının adı AK Parti, lideri de Recep Tayyip Erdoğan oldu.