Adım adım ayrışıyoruz...

15 Kasım 2012, Perşembe 05:00
AA

Yine kısır bir döngüye girdik. Sanki 1990’lardaymışız gibi, hemen her gün PKK terörü ile kalkıyor, PKK terörü ile yatıyoruz. Yine sabahları gazeteleri açınca karşımıza şehit haberleri veya cenazeler, ağlayan annelerin resimleri çıkıyor. Akşamları TV haberlerinde sadece çatışma görüntüleri, ölüm oruçları, gösterilerle karşılaşıyoruz. Gündemimiz yine PKK ve Kürt sorunuyla doldu. Kandil, PKK ve BDP’yi istediği gibi ve etkin biçimde kullanıyor. Bölgedeki gerilimin Türkiye’ye de yansıması için elinden geleni yapıyor.

Stratejik yönden önemli bir başarıları olmasa dahi, toplumun tüm dikkatini üstlerine çekmeyi başarıyorlar. Aylardan beri sürekli şekilde aynı konuyu tartışıyoruz. Abdullah Öcalan deseniz, acaba hükümete mi kızgın, PKK’ya mı yoksa her ikisine de mi kızgın belli değil. Ankara da artık tüm köprüleri attı. Giderek sertleşiyor.

[[HAFTAYA]]

Baksanıza, ölüm oruçları konusunda dahi hiç esnek davranmıyor. Tam aksine, meydan okuyor. Başbakan, “Şov yapıyorlar” derken gidişi durdurmak için geri adım atmayacağını hatta Öcalan’ı avukatlarıyla görüştürmeyeceğini ısrarla tekrarlıyor. Karmakarışık ve başdöndürücü bir mücadele yaşanıyor. Gelinen noktaya baktığımızda 30 yıldır çok uğraşılmasına rağmen, bir Türk-Kürt çatışması çıkarılamamasının büyük bir başarı olduğunu söyleyebilirim. İki tarafın birbirini kırmasını isteyenlerin sayısı çok fakat bir türlü birbirimizi kesmemizi sağlayamadılar! Gelişmelerin en olumlu yanı bu...

Olumsuz yanı ise, karşılıklı olarak birbirimize kızgınlığımızın giderek artması. PKK’ya gönül veren 3-4 milyonluk Kürt genci ateş püskürüyor. Gözleri hiçbir şey görmüyor. Artık babalarını annelerini de dinlemiyorlar. Her biri kendini PKK’nın bir adamı gibi görüp sokakları ateşe veriyor. Beni asıl ürküten, Türk toplumunun kızgınlığı. Bu kızgınlığın bir gün patlamaya dönüşmesi.

Bir yandan “Ülkemizi böldürmeyiz” diye mücadele veriliyor, öte yandan da “Verin topraklarını gitsinler, biz de rahat edelim” diyenlerin sayısı artıyor. Bu durumu genelleştirmek belki hatalı olur. Abartmaya da gerek olmayabilir. Buna rağmen aramızın giderek açıldığını görüyorum. Tehlike çanlarını duyuyorum. Birbirimize karşı çok hoyratça davranıyoruz. Bu gidişe bir son verilmezse, bir gün kopuş ile karşı karşıya kalabiliriz. Ayrışma kendiliğinden gelebilir. Bu olasılıkta da hepimiz kaybederiz.

Ana dilde savunmaya yine kısıtlama!

Doğru bir iş yapacağız ya, bir türlü elimiz varmıyor. Devlet hemen araya giriveriyor. Yargılamalarda, Türkçesini yeterli görmeyenlere veya başka dilde kendini daha iyi anlatacağına inananlara bir imkan sağlandı. AK Parti verdiği sözü tuttu ve Kürtçe savunma yapılmasının önünü açtı. Üstelik bu adım bir lütuf değil, bir hakkın tanınmasıydı. Şimdi ne görüyoruz...

Kimler parmaklarını soktularsa, son dakika değişikliğiyle orasını burasını kurcalamışlar ve abuk sabuk kısıtlamalar getirmişler. Meramını Türkçe anlatabilen ancak ana dilinin Kürtçe olduğunu ileri sürenler baştan sona Kürtçe savunma yapamayacaklarmış. Milliyet’te Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, sadece iddianamenin okunması ve esas hakkındaki mütalaanın verilmesinden sonraki savunmayı Kürtçe yapabilecekler. Bunun için de kendi tercümanlarını getirmeleri gerekecek. Ne gerek vardı?

Efendim, yargılamanın uzamaması için böyle bir önlem alınmak zorunda kalınmış. Öylesine basit bir örnek ki, insanı isyan ettiriyor. Bence asıl neden Kürtçe kullanımını rahat bırakmamak. Mümkün olduğunca kısıtlama getirmek. Bir türlü elleri varmıyor. Soruyorum sizlere, nedir bu Kürtçe düşmanlığı? Farkındaysanız kazanılması imkansız bir mücadele veriyoruz. Zira eninde sonunda bunu da kabul etmek zorunda kalacağız. Nasıl Kürtçe TV konusunda yıllarca direndikten sonra ipin ucunu bıraktıksa, ana dilin kullanımını da aynı şekilde kabulleneceğiz.