Biz hâlâ seyredelim

12 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Japonya’daki felaketi canlı seyrettiniz mi? Müthiş resimlerdi. İnsan gördüklerine inanamıyor. Bir süre sonra ben de sizin gibi aynı soruları sormaya başladım. “...İstanbul topun ağzında. Belki Japonya’daki gibi bir tsunami ile karşılaşmayabiliriz ancak orta boy bir deprem dahi her şeyi mahvetmeye yetecek...” Peki yıllardır yapılan tüm uyarılara rağmen kişi olarak ne yaptık? Belki bir bölümümüz çaba harcadı ancak genelde İstanbul halkı hazırlıklı değil. Hâlâ seyirci konumundayız.

[[HAFTAYA]]

Bundan dolayı da büyük zarara uğrayacağız. Kara haberci olmak istemiyorum ancak kendimi de tutamıyorum. Felaket etrafımızda dolaşıp duruyor. Kendi kendimizi kadere bırakma alışkanlığımız var ancak artık bu kadarı da çok fazla değil mi? Eminim, kim bilir daha kaç defa bu tip yazılar yazılacak, uyarılar yapılacak ve hiçbir şey değişmeyecek. Sonrasında da “Allah’ın işi işte... Kaderimiz böyleymiş...” demekle yetinecek ve yaralarımızı sarmaya başlayacağız.

Gel de isyan etme...

Ayşe Himmetoğlu sadece 16 yaşındaydı. Pırıl pırıl bir genç, voleybolun starı, Zeynep ve Ali Himmetoğlu’nun sevgilisi. Bir beyin kanaması ve bu pırlantanın yok oluşu. Söylenecek hiçbir şey yok. Sadece isyan etmek, avazınız çıkana kadar haykırmak ve sonra başınızı önünüze eğip hayatınıza devam etmek. Ne acı bir şey değil mi? Ali Himmetoğlu, Galatasaray Lisesi’nden bu yana çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımdır. Başkaları gibi, o da bunu hiç hak etmedi. Ancak aile tüm acılarına rağmen en doğrusunu yaptı. Ayşe’nin organlarını bağışladı. Ayşe, 6 kişinin hayatını kurtardı. Onlara mutluluk verecek. Bizler de acımızı kalbimize gömeceğiz.

Haftanın prizi...

İnsanların görüşlerini paylaşmasam dahi saygı duyarım. Örneğin, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği (KOBİDER) Genel Başkanı Nurettin Özgenç’in, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ndeki açıklamasında, kadın-erkek eşitliğini safsata olarak değerlendirmesine ve “Bazı kadınlar bu gayretlerle, kartala özenen papağan durumuna düşmüşlerdir” demesine dahi çıldırmadım. Ancak ardından sözlerini devam ettirdiğinde daha da battı:

“...Eşitliğin olmadığını kendileri de bilmekteler... Kadın erkeğe eşit değildir, denilince neden bundan kadının küçük görüldüğü anlamı çıkarılıyor... İki şeyin birbirine eşit olmadığını söylemek, birinin diğerinden üstün olduğu anlamına gelmez... Fiş prize eşit değildir...” Nasıl bir mantıktır bu? Bu ne çağ dışı yaklaşımdır? KOBİDER gibi bir dev kuruluş hiç mi tepki göstermeyecek? Seyirci mi kalınacak? Kimsenin sesi çıkmayacak mı?

AK Parti daha dikkatli...

Geçen günün diğer şokunu, AK Parti Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci yaşatmıştı. Facebook’taki sayfasında “Örtüsüz kadın, perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılık veya kiralıktır” demesi, hepimizi uçurdu. Benzetmeye bakar mısınız?

Kişisel görüşüymüş! Neyse ki, AK Parti teşkilatı artık bu çıkıntılara karşı tedbirli. Hemen görevlerinden istifa ettirildi. Böyle bir kafanın, iktidarın etrafında dolaşması dahi insanın moralini bozmaya yetiyor.

Seçim müsameresinden bir türlü kurtulamıyoruz...

Bir türlü alışamıyorum. Eskiden de anlayamazdım şimdi hiç mi hiç anlayamıyorum. Her seçimde Adaletİçişleri- Ulaştırma Bakanlarını değiştiriyoruz. Yasalar böyle emrediyor! Neden? Efendim, iktidar partisinin bakanları seçime hile sokulmasını görmezden gelirlermiş. Tarafsız davranamazlarmış! Bundan dolayı yerlerine üç aylığına ya müsteşarları ya da yine iktidarlar tarafından tarafsız diye nitelendirilenler atanır. Bundan daha mantıksız bir uygulama olabilir mi? Birincisi, bakanlar neden yolsuzluk yapsınlar?

Bu uygulama askeri yönetimlerden kalmadır. Belki eskilerde böyle birkaç olayla karşılaşılmış olabilir ancak bugün şeffaf ve son derece sıkı denetim altında yapılan seçimlerde yolsuzluk düşünülebilir mi? Sorarım size, son 10-15 yılda herhangi bir seçimde elle tutulur bir yolsuzluk, oylarla oynama gibi bir olayla karşılaştığınızı hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Ancak kendimizi de bu ilkokul müsameresini andıran oyundan bir türlü kurtaramıyoruz. Bilmem belki de oynamak hoşumuza gidiyor.

’Kafayı yemiş!’

Toplum argo kullanır. Hatta çoğumuzun hoşuna da gider. TV dizilerine bakın, en çok ilgi çekenler argo işleyenler. Sinemada da, en çok gişe rekoru kıran filmler genelde komedi ve argolular. Ancak bu alışkanlık TBMM’ye yansıyınca işin tadı kaçıyor. Milletvekilleri birer model olması gereken insanlardır. İçlerinden gelmese dahi, zorla uymaları gereken nezaket kuralları vardır. CHP’li Canan Arıtman da belki Meclis’te diline pek hakim olamayan kadın milletvekillerimizden biridir ancak terbiyesini korumasını bilir.

Geçenlerde sembolik olarak genelde Başbakan’ın oturduğu koltuğa, kadınlar adına “Yaşam hakkı istiyoruz” yazılı bir siyah çelenk bırakınca, kıyametler koptu. Birileri sakince gelip, çelengi kaldırabilecekken, AK Partili Milletvekili Fatih Öztürk, herhalde liderine sempatik görünmek için olacak “...Kafayı yemişsin sen. Hastaneye git...” diyerek büyük bir sahne yarattı ve çelengi CHP sıralarına fırlattı. Neden?

Hakaret edilmemiş, aksine demokratik bir gösteriyle yetinilmiş. Eminim Öztürk şimdi filmi geri alıp bir düşünse, ne kadar gereksiz ve hoyratça hareket ettiğini ve kendine hiç yakışmadığını görecektir. Meclis’te böyle örnek sahneler yaşanırsa, sokaktaki kavgayı, evdeki dayağı, kadına şiddeti nasıl önleyebileceğiz? Biraz yavaşlayın beyler...

Toplum Gönüllüleri

Toplum Gönüllüleri’nin etkinliklerini izlerim. Türkiye’de gençler için çok önemli projeler yürütüyorlar. Bunlardan biri de “Gençlere Değer”. 280 TL bağış yapıyorsunuz, gençlerin kendini ifade edebilen, özgüveni yüksek, sorunların çözümüne yönelik inisiyatif alan, aktif bir yurttaş olarak gelişimine katkıda bulunuyorsunuz.

İbrahim Betil de Toplum Gönüllüleri’nden biri. Geçtiğimiz hafta sonu Antalya’da düzenlenen “RUNTALYA” Maratonu’nda koştular. Betil, sağanak yağmur altında yapılan koşuya birçok gönüllünün destek verdiğini ve “Adım Adım Oluşumu”nun da katılımıyla 401 gence destek sağlandığını söyledi. Türkiye sivil toplumu çalışıyor. Tabii İbrahim Betil gibi, gençlerimiz için çalışanlarla birlikte yardımlar daha da büyüyor. Hepimiz desteklemeliyiz. (www.tog.org.tr)

KİTAP KÖŞESİ

Nil’in Kelebekleri’

Nil Karaibrahimgil’den bir kitap. Adı; “Nil’in Kelebekleri” (Doğan Kitap). Karaibrahimgil, “An”ları yazmış. Çok da güzel olmuş. İçinde 140 yazı var. Bunların arasında; Leonardo’nun Vinci, Bir Yaz Masalı, Madonna de Paris öne çıkıyor. Bu kitabın bir de internet sitesi var: www.nilinkelebekleri.com. Bu siteye girip her yazı için yorum yapabilirsiniz. Nil, eğer yazılara çok yorum gelirse o yazı için ağaç dikeceğim diyor. Böylelikle kitap için harcadığı kağıdı geri kazandırmayı düşünüyor. Güzel fikir. Kitap da çok hoş. (Doğan Kitap: 0212 373 77)

 ***

‘Dağın Ardına Bakmak’

Bejan Matur’un son kitabı “Dağın Ardına Bakmak”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Yıllardan beri hep operasyonlarda adları geçen veya eylemlerini duyduğumuz PKK militanlarını anlatan bir kitap. Matur’un bu çalışması, çok önemli bir eksiği kapatıyor. Bejan, önsözünde “Haklı çıkarmak ya da mahkum etmek için değil. Anlamak için” bu kitabı yazdığını söylüyor. Kitap dağdan inenleri, neden kaldıklarını, neden indiklerini... Yani “dağdakileri” anlatıyor. (Timaş Yayınları: 0212 511 24 24)