Kaddafi'nin işi zorlaşıyor...

19 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Doğrusu Birleşmiş Milletler’in (BM) bu kadar çabuk bir karar alabileceği sanılmıyordu. Hiç değilse 1-2 hafta daha ayak sürüneceği, iç pazarlıklar yapılacağı tahmin ediliyordu. Bu arada da, Kaddafi ayaklanmaların tümünü bastırmış olacak ve işleri rayına sokacaktı. Uluslararası kamuoyu dikkati Japonya’daki nükleer felakete çevrildiğinden dolayı Libya lideri mutfağını temizleyebilecekti.

[[HAFTAYA]]

Hesaplar pek tutmamışa benziyor. BM Güvenlik Konseyi’nin kararı, şu aşamada çok ısırıcı veya zorlayıcı değil. Kaddafi yönetiminin sonunu da hemen getirmeyecek ancak bundan sonrasını çok zorlaştıracak. Şu an Kaddafi duruma hakim. Direnişçilerin ne doğru dürüst bir direnme güçleri var ne de ayaklanma toplumun geri kalanından beklenen desteği bulabiliyor. Tabii bu durum şimdi değişebilir. BM kararı, direnişçilere yepyeni bir ivme kazandırabilir. Bu arada sıkışanlar arasında Türkiye de olacak. Ankara müdahalelere karşı. Ancak Güvenlik Konseyi’nin kararlarına da uymak zorunda. Libya’da kalan Türk yatırımlarına gelince, işler daha da zorlaşacak ve saati tekrar geriye döndürüp işlere devam etmek epey zaman alacak. Gidişat, bir yerde Kaddafi’nin tutumuna bağlı. Ancak bizim bildiğimiz Kaddafi kafasının dikine gidecek, uzlaşılara girmeyecek, reformlara filan da inanmadığından dolayı, iç hesaplaşmanın dozunu arttıracaktır. Özetle, Libya’yı çok karışık bir süreç bekliyor.

Derviş Zaim’in gerçek Kıbrıs öyküsü...

Yönetmen Derviş Zaim’i size anlatmama gerek yok. Anlatmam gereken, “Gölgeler ve Suretler” adlı yeni filmi. Kıbrıs trajedisini şimdiye kadar böylesine bir açıdan izlememiştim. Kıbrıs çoğumuz için soğuk savaş döneminin bir satranç oyunu, stratejik seçenekler, silah hesapları ve Türk- Yunan güç savaşının bir piyonuydu. Hemen hemen hiç kimse, olayın insani yönüne dikkat etmedi. 1960’lardan itibaren kurulmaya başlanan Kıbrıs tuzağına nasıl düştüğümüzü inceleyen olmadı. Oysa avuç içi kadar bir adada Türk’ü ve Rum’u iç içe yaşardı. Birbirlerine aşık olurlar, iş kurarlar, kahvelerde zaman öldürürlerdi. Hiçbirimiz onlarla ilgilenmedik. Gözümüz sadece savaşı gördü. Derviş Zaim işte bu insanlık dramını beyaz perdeye taşıdı. Tavsiye ederim, mutlaka izleyin. İnsanların nasıl birbirlerinden ayrıldıklarını, paramparça olduklarını görün. Sonra da bugün gelinen noktayı düşünün. Kim ne kazandı? Neyi ispatladık? Göreceksiniz ki, hiç kimse kazanmamış. Sadece o zavallı ve masum insanlar kaybetmiş. Bu gerçeği ortaya koyduğu için, Derviş Zaim’e teşekkür borcumuz var.

‘SENİNKİ KAÇ CM?’

Greenpeace ne zamandır bir proje yürütüyor: “SENİNKİ KAÇ CM?” Yavru balıkların avlanmasına, satılmasına ve tüketilmesine karşı çıkıyorlar. Nedeni de, bu şekilde devam ederse 2050 yılında hiç balık kalmayacak. Greenpeace, çok çarpıcı bilgiler veriyor: Büyük balıkların yüzde 90’ı çoktan yakalanmış. Toplam balık stoklarının yüzde 60’ını çoktan tüketmişiz. Büyük balıkların ancak yüzde 10’u hâlâ denizlerimize hayat vermeye, deniz ekosistemini beslemeye devam ediyor. Greenpeace’in internet sitesine girip benim balığımı da büyütmenizi rica ediyorum. Bence kendinize de bir balık edinin. Verdiğiniz her destek Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’na verilecek olan imzalar ile balık avlama boyutlarının değiştirilmesine, bu konuda önlemler alınmasına destek olacak. Hadi hep beraber balıklarımıza, denizlerimize sahip çıkalım. Bu linki tıklayarak balığımı da büyütmeme yardım edin: http:/www.kacsantim.org/balik/ MehmetAliBirand1300294329

İbo bizi neden bu kadar ayaklandırdı?

Bu soruyu bana önceki akşam İstanbul’un kalburüstü kesiminden bir hanımefendi sordu... - Ne oluyorsunuz? Gazetelerin manşetleri İbrahim Tatlıses. TV haberlerinin büyük bölümü yine Tatlıses’e ayrılmış durumda. Bu olay böylesine müthiş bir şey mi? Başka bir şey yok mu? Doğrusu ben de bu sorunun soruluş şekline şaşırmıştım. Toplumun belirli kesitleri arasındaki büyük uçurumu gösteriyordu. Aslında doğru da bir soru. Zira eninde sonunda kan parasına dayalı bir suikast girişiminden söz ediyoruz. Ancak bir de başka İBO var. O bizim Michael Jackson’ımız veya John Lenon’umuz idi. Bambaşka bir karışım, bambaşka bir sembol ancak yine de bir toplum kahramanı. Kimse onun kadınlarını dövmesini sorgulamıyor. Hayatı boyunca sürekli bir kavga içinde yaşamasına rağmen, işin o yanına da fazla bir önem vermiyor. Baksanıza, günler boyunca hastaneden gelen haberleri bekledik. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’ına kadar herkes ayakta, olayı izledi. Toplumlar farklı kahramanlarını işte böyle yaratırlar. Bunun bir mantığını bulabilmek güçtür. Üstelik boş yere arayıp zamanınızı da harcamayın. Zira o gerçeği hiçbir zaman bulamazsınız.

Polis kurallara uymaz cep telefonu ile konuşursa...

Son yıllardaki istatistiklere bakılacak olursa, otomobil sürerken en önemli tehlikelerden biri cep telefonu ile konuşmak. Kırmızıda durmamak ve kemer bağlamamak ise diğer çok büyük tehlikeler. Zaten bundan dolayı yasaklar konuyor. Hatta cezalar arttırılıyor. Yolda kimi ceple konuşurken görsem, kırmızı ışıkta geçene, kemersiz olana rastlasam, korna çalıyorum, işaretler yapıp uyarıyorum. Henüz dayak yemedim. Bir bölümü “Sana ne ulan ukala, kendi işine bak” der gibi el hareketleriyle yanıt veriyor, diğer bir bölümü utanarak mesajı aldığını gösteriyor. Bunu özellikle yapıyorum zira bu adamlar yapacakları kaza ile sadece kendilerini tehlikeye atmıyor, etraflarındaki herkesin hayatını tehdit ediyor. Ancak benim asıl şikayetim maalesef polislerden kaynaklanıyor. Dikkat edin, trafik veya normal polis otomobillerinde sık sık cep telefonlarıyla konuşan ve direksiyon sallayan polislerle karşılaşıyoruz. Sanki onların yasağa uymak gibi bir zorunlulukları yokmuş, sanki onlar Süpermen’miş de, bir şey olmazmış gibi davranıyorlar. İstanbul Valisi’nden, Emniyet Müdürü’nden ve Trafik Müdürü’nden beklediğimiz bu ciddiyetsizliğe bir son vermek için harekete geçmeleridir. Polis ancak olağanüstü bir durumda, bir olaya müdahale için hızla hareket etmek zorundaysa, kuralları çiğneyebilir, kırmızı ışıkta durmayabilir hatta ters yola girebilir. Ancak bakıyoruz, polis hiç acelesi olmasa dahi yasaklara uymuyor. Polis örnek olması gerekirken, halka kötü örnek yaratıyor. O zaman da kalkıp bize ceza kesmeye hakkı kalmıyor.

Yeni Star göz dolduruyor

STAR Gazetesi kendini yeniledi. Çok daha modern, diri ve görsel açıdan albenisi yüksek bir gazete oldu. Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, zoru başardı. Şimdi işin daha zor bölümü başlıyor. Aslında içerik, bir gazetenin dış görünümünden önemlidir. Örneğin, ZAMAN’ın tasarımını çok beğenirim. İçeriği de farklıdır. Olaylara kendi açısından bakarken, daha global görüşlere de yer verir. STAR’ın haber seçimi ve dili ne kadar çok yönlü olursa, piyasada kendine o kadar saygın bir yer bulur. Mustafa Karaalioğlu da, bunu başaracak bir Türkiye ve dünya görüşüne sahiptir. Hayırlı olsun...

KİTAP KÖŞESİ

‘Ekümenik Patrikhane’

Milattan sonra 37 yılında, Hıristiyan dininin peygamberi İsa’nın havarilerinden Andrea tarafından kurulan Rum Ortodoks Patrikhanesi bugüne kadar çok konuşuldu, çok tartışıldı. Kuşkusuz kökleri çok derin ve önemli bir kurum. Artık eski klişelerden oluşan “nifak yuvası” saçmalıklarını bırakıp, bu kurumu öğrenmeye, tanımaya çalışalım. Zira gerçekten bilmiyoruz. Bu açıdan Cengiz Aktar’ın derlediği, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Tarihi, Siyasi, Dini, ve Hukuki Açıdan Ekümenik Patrikhane” iyi bir kaynak. Kitap 10 bölümden oluşuyor. Her bölümde Alexis Alexandris, Baskın Oran, Emre Öktem gibi aydınlar makaleler yazmışlar. Patrikhane’nin ne olduğunu anlamak, öğrenmek isteyenlerin mutlaka edinmesi gerekir. (www.iletisim.com.tr)