'Urfa'da Oxford vardı da biz mi gitmedik?'

16 Mart 2011, Çarşamba 05:00
AA

İbrahim Tatlıses’i kimilerimiz hoyrat, kadın döven, biraz maganda, şarkı söyleyen biri gibi görürüz. Oysa yakından baktığınızda bu insan kadar Türk toplumunun karışımını böylesine iyi gösteren bir başkasına rastlayamazsınız. Beni hayatım boyunca en etkilemiş sözlerinden biri, neden okuyamadığını anlatırken “Urfa’da sanki Oxford vardı da biz mi gitmedik?” demesiydi.

[[HAFTAYA]]

Şanlıurfa’da fakirliğin en alt noktasından çıkıp, bugünlere gelmiş bir kişilik. Biraz Arap, biraz Kürt ve bütün bunların üstüne oturtulan bir Türk kimliği. Başka hiçbir sanatçıda böylesine karizmatik bir karışımı bulamazsınız. Tatlıses ile tanışmadınız, konuşmadınızsa da, etrafına saçtığı enerjiyi anlayamazsınız. Bu açılardan baktığımda bu insanı ben bir fenomen-bir olay gibi görürüm. Dünyalarınız farklı olabilir, onun yaptıklarını veya yediklerini veya şarkılarını sevmeyebilirsiniz ancak İbo’nun ışık saçmasını reddedemezsiniz.

Anadolu’yu böylesine iyi anlatan bir başkasını da tanımadım. Tatlıses sadece bu toplumu değil, bulunduğumuz coğrafyayı da etkileyen bir varlık. Yunanistan’dan tutun Ortadoğu ülkelerine kadar sahneye çıktığında onu anlayanı veya anlamayanı kucaklayışına, bambaşka bir titreşim verişine tanık olmuştum. Yılmaz Özdil’in dünkü yazısında yaptığı benzetme çok doğruydu. Kabına sığamayan, yerinde duramayan, en iyi yaptığı işi sürdürmek yerine oradan kazanıp, anlamadığı başka işlere giren ve sürekli para kaybeden bir Türk yaklaşımının temsilcisiydi. Enerjisiyle ve yaşamıyla Türk mozaiğinin sembolü oldu. Göreceksiniz, o yatağında kalmayacak. Zor da olsa yine yerinden fırlayacak ve hayatımızı renklendirmeye devam edecek.

Ankara doğrusunu yapıyor...

Hemen her gün olmasa dahi, dışarıdaki önemli gelişmelerden sizlere bilgi vermeye özen gösteriyorum. Libya’da durum parlak değil. Her ne kadar Kaddafi kontrolü yavaş yavaş eline geçiriyor olsa dahi, bundan sonra bu ülkeyi yönetmekte zorlanacağı da açıkça ortada. Fransa başta olmak üzere, Avrupa’nın sert yaklaşımı devam edeceğe benziyor. Her ne kadar hava blokajı başlatmak isteniyor olsa dahi, pek işe yaramayacak. Şu aralar zaten Washington da zorlayıcı önlemlere pek niyetli görülmüyor. Ne olacağı ortada...

Kaddafi duruma hakim olsa dahi, burnundan gelecek. Bundan sonra hayatı kolay geçmeyecek. Erdoğan’ın dediği doğru: “...Değişim isteklerine uymayan liderler er veya geç yenilir...” Doğru olmasına doğru da, Kaddafi’nin dünyasında böyle kavramlar yok ki... Libya’yı bir kabile şeklinde ve tamamen kendi kafasına göre yönetiyor.

İşlerin böyle devam etmeyeceğini bilmesine rağmen de, ısrarlı. Nedeni de ortada: Sonunu beklemekten başka yapacak bir şeyi yok. Ankara’nın genel Libya yaklaşımı şu ana kadar iyi işledi. Özellikle askeri müdahale konusundaki tutumu önemliydi. Batının artık insan hakları adı altında bölgeye burnunu sokmaması gerekiyor. Sırf petrol ve gaz akışını güvence altına alabilmek amacıyla atılan adımlar hiçbir yarar getirmiyor. Tam aksine işleri biraz daha karıştırıyor. Türkiye bu açıdan bakıldığında belki batı ile yine ters düşüyormuş gibi görünse dahi, aslında Avrupa’ya mantığın yolunu gösteriyor.

Nükleer enerjiyi yeniden düşünmeliyiz...

Japonya’da yaşanan nükleer felaket Türkiye dahil pek çok ülkede bu enerji kaynağı konusundaki soru işaretlerini arttırdı. Belki de çok yararlı sonuçlar getirecek. Duruma baksanıza, Japonya gibi duyarlı, disiplinli, attığı her adımı inceden inceye hesaplayan bir ülkede beklenmedik tabii bir afet tüm güvenlik önlemlerini altüst ediverdi. Radyasyon sızıntılarının önü alınmıyor. Dünya bu korkunç olayı, dehşet içinde izliyor. Avrupa yeni santrallerini yeniden gündeme aldı, birçoğu projeleri askıya çekiyor.

Kamuoylarının yatıştırılması gerekiyor. Enerji Bakanımız Taner Yıldız da durumun farkında ki, kamuoyundaki kaygıları giderebilmek için “Japonlardaki eski jenerasyon, bizim yaptıracağımız çok daha ileri bir teknikte olacak” diye açıklamalar yapıyor. Ancak yaşananlar nedeniyle inandırıcı olamıyor. Türkiye’nin nükleer enerjiye çok ihtiyacı var.

Üstelik ilk defa önemli adımlar atıldı ve enerji açığımızın hiç değilse bir bölümünü karşılayacak projeler geliştirildi. Ancak bu son gelişmeyle birlikte genel yaklaşımımızı mutlaka değiştirmemiz gerekir. Yıllardan beri İstanbul depreminin olacağı bilinmesine rağmen doğru dürüst hazırlığın yapılamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Toplum duyarsız, hayatına dahi önem vermiyor. O zaman da, “gereken güvenliği kuramayacağımıza göre, iyisi mi nükleer santral işine hiç girmeyelim” sesleri çıkmaya başlayacak ve büyük bir direnç doğacaktır. Bu çıkmazdan kurtulabilmenin tek yolu, mümkün olduğunca şeffaflık, mümkün olduğunca ikna yollarının kullanılmasıdır.