Vurulan aslında Türkiye değil mi?

16 Mart 2011, Çarşamba 05:00
AA

İstanbul dışına çıkacağım için yazımı olması gerekenden bir gün önce göndermiştim gazeteye. Dolayısıyla İbrahim Tatlıses’in vurulmadan önceki son programının notlarına gelmemişti sıra... Beyaz TV’ye geçtikten sonra “konuk sıkıntısı çekecek” diyenlere iki prestijli konuk ve teknik görkem açısından diğer ekranlarda yaptığı şovu hiç aratmayan bir görsellikle çıkıyordu izleyicisinin karşısına... Biliyorum, benim “İmparator” dediğim için kimilerinin tepkisini çektiğim Tatlıses hiçbir işini ucuza kapatmazdı.

[[HAFTAYA]]

Yine öyleydi, ekranda ve yeni logosunun altında şıktı performansı... Sabah erken uçağa bineceğim için geceden açık bırakılmış televizyondaki anonsla fırladım yataktan. İbrahim Tatlıses silahlı saldırıya uğramıştı. Kimi kanallar ünlü türkücüyü öldürmüştü bile alt yazılarında... “Sıcak haber şehvetlidir” diye düşünürüm hep. Meseleyi birkaç kanaldan birden teyit etmeden inanmamayı tercih ettim. Sabaha doğru olay “ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı” şeklini aldı... Peki acım azaldı mı? Hayır. Çünkü Türkiye vurulmuştu o gece. İmparator bir anlamda Türkiye’ydi çünkü. Sadece kendi insanının damarını değil, birbirinden nefret eden büyük bir coğrafyanın farklı kökenlerdeki insanlarını da aynı melodilerde buluşturmuştu...

Coğrafyamızın İmparatorudur o!

İsrail’den İran’a kadar birbirine öfkeyle beslenmiş yakın coğrafyanın tüm milletleri onun türküleriyle hüzünlenip, onun türküleriyle neşelenmeyi tercih ediyordu on yıllardır... İmparator derken bir fiziki durumdan değil bir gönül iktidarından bahsediyordum ben de. Bunun böyle olduğunu anladım şu iki gün boyunca. Bana onu anarken kullandığım lakap için kızanlar bile olmadığı kadar içli yayınlarıyla övüp durdular Tatlıses’i... Son olarak iki hafta önce düzenlenen bir yardım gecesinde görüşmüştük. Tüm yorgunluğuma rağmen karşıdaki sandalyeden izlediğim Tatlıses, sahnedeki ışığıyla büyülemişti yine... Bazı insanlar böyledir. İçinizde ona karşı herhangi bir duygu taşımasanız da, bir saniye içinde her şeyi değiştirebilirler. Yaşlanan o mu ben miyim diye düşündüm hatta bir ara. Öyle gençti çünkü, öyle çocuktu sahnede... Şimdi yaşama tutunmaya çalışıyor bir yatakta. Vurulanın sadece bir türkücü olmadığını hepimizin ortak anıları olduğunu bilen milyonlarca insan da duasıyla yanında duruyor Tatlıses’in... Onun için hiçbir şey eskisi gibi olamayacak diye düşünenleriniz varsa, duygularını bir kez daha gözden geçirsin. Küllerinden her sefer çok daha güçlü doğan bir Anka kuşundan bahsediyoruz... Uzun namlulu silahın yapamayacağı bir şeyden bahsediyoruz. İbrahim Tatlıses’in ölümsüzlüğünün artık netleştiği bir fotoğraftan bahsediyoruz. Fırat’ın suyundan bahsediyoruz; hiçbir öfke ve kötülüğün kurutamadığı o güçlü ırmaktan yani!

Fikret Kuşkan meselesi

Adana uçağında rastlaştık Fikret Kuşkan’la. Son olarak Hanımın Çiftliği’ndeki (Kanal D) rolünden rahatsızlığı dolayısıyla ayrıldığı söylenmişti. Fizik olarak değil ama duygusal olarak rahatsızdı hakikaten. Kendisini “kanser hastası yapmaktan çekinmeyen” basından rahatsızdı mesela... Diziden makul bir finalle ayrılacağını söyledi ve o final için uçuyordu Adana’ya, öfkesini anlamamak mümkün değildi. Öyle ya, çok sevilen bir diziden ayrılıyordunuz, bir şekilde özel nedenleriniz olabilirdi değil mi? Hayır illa ki vuracaktık, vur dedilerse öldürecektik... “Kanser olduğunuzu medyadan öğrenmek acayip bir şey. İnsanın doktoru bile yüzüne söyleyemezken fütursuzca teşhisinizi koyuyorlar” dedi ve ekledi; “Benim, ailemin, sevdiklerimin üzerinde yaratabilecekleri tahrifatı hiç düşünmeden hem de”... Haklıydı. Kanser oldu denilen adam karşımda ve turp gibiydi çünkü. Ve popüler kültürün bu yalan teşhislerine en öfkeli haliyle çakmak çakmaktı gözleri... Fikret Kuşkan iyi. Hem de çok iyi. Ama kalbini kıranlarla arası iyileşir mi, ondan emin değilim. Yeni sezonda belki sıkı bir işle yine ekranda olacak... Sondan bir önceki işi Bıçak Sırtı gibi saygın ve tadında bırakabilecek bir dizinin içinde olmayı temenni ediyor. Katılıyorum. Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi aktörlerden biri olarak fazlasını hak ediyor çünkü...

Büyük hocamızı kaybettik!

Türkiye’de haber spikeri denince akla ilk gelen isimlerden Jülide Gülizar hocamızı yitirdik. Bu büyük kaybı sadece kimi zaman program yaptığı Kanal B’nin “son dakika” olarak duyurması mevcut habercilerin genetik yapısını da koyuyor ortaya... Türk dilinin, ekran disiplininin, ustalığın son temsilcilerinden biriydi aramızdan ayrılan. Bir dönem yaptığım programlarda ağırladığım, karşısında konuşurken kelimeleri nasıl seçeceğimi şaşırdığım bir büyük ustaydı... Arkasından bir dolu şey yazılır, bir sürü anı dillendirilir, iki gün içinde de unutulup sonsuza terk edilir Gülizar. Biliyorum toplumu hafızasızlıkla suçlayanların bizzat hafızasızın daniskası olduğunu... Belki bu yüzden hocama “nur içinde yat, meslek senin zamanında güzeldi” notunu yazıyla düşüyorum. Biz unutsak bile yazının unutmayacağını bilerek...

Dündar’dan Birand’a hoş geldin

Mehmet Ali Birand önceki akşam haber masasının başındaydı. Olması gereken ve yakıştığı yerdeydi. İki haftalık bir rahatsızlıktan sonra ekranda yeniden gördüğüm için hakikaten sevindim. Ve bir kez daha “geçmiş olsun” notumu düşüyorum buraya... Birand’ı hayata bağlayan şey yaptığı işin ta kendisi bana göre. Bu yüzden hastalıktan kalkmış bir insandan çok ilk haber bültenini sunan bir anchorman heyecanını sezdim ekranın karşısındayken... Bu arada hemen komşu ekrandan Uğur Dündar ağabeyimiz meslektaşına “aramıza hoş geldin, geçmiş olsun” notunu düştü canlı yayında. Büyüklük biraz da yaptığın şıklıkların toplamıdır. Şık bir karşılama oldu bu... Rekabetin insani taraflarını unutturduğu bir dolu yüz duruyor ekranda. Çoğunluğu silinip gidiyor. Kalanlar da hep centilmenler oluyor. Kalsınlar hep, hak ediyorlar vallahi!