Altının hâlâ yolu var mı?

01 Mart 2011, Salı 05:00
AA

1999’da yakın bir kuyumcuya gidip 340 TL karşılığı 10 adet Cumhuriyet Altını alıp, yastığın altına koysaydınız, şimdi paranızın değeri 4 bin 800 TL’ye ulaşmış olurdu. Tam 14 katına ulaşmış... Müthiş bir kazanç...

Genellikle yatırımcı, özellikle de küçük tasarruf sahipleri, yatırım araçları zirveye doğru giderken hareketlenir, ‘treni kaçırıyorum’ düşüncesiyle, ‘son vagona’ atlamaya çalışır. Bana ulaşan mesajların altında da sanki böyle bir eğilim var gibi geliyor. Libya’da meydana gelen olaylar nedeniyle ortaya çıkan tablonun yarattığı huzursuzluğun da etkisiyle altın fiyatları 1400 doları geçti. Belki huzursuzluk devam ederse bir miktar daha gidebilir. Ancak ya sonrası?

[[HAFTAYA]]

Altının yolu açık mı?

Aslında altın yatırımcılarının önündeki temel soru şu: ‘Yükseliş hep sürecek mi?’ Bu konuda uluslararası piyasada iki görüş çekişiyor. Birinci cephede, altının birkaç yıl daha yükselişine devam edeceğini savunanlar var.

Ünlü yatırımcı Jim Rogers’ın da yer aldığı bu görüşün sahipleri, ‘Kağıt para basımı ve ekonomik riskler devam ettikçe, altının yükselişi sürecektir’ diyorlar. İkinci cephede ise ‘yükselmez’ diyenler var. Benim de katıldığım bu görüşü savunanların görüşlerinin arkasında birkaç dayanak var:

Neden daha yükselmez?

1. Amerikan ekonomisinin büyüme dönemine girdiği görülüyor.

2. Buna bağlı olarak ABD Doları yakın zamanda güçlenebilir.

3. ABD hisse senetleri, olumlu gelişmelere paralel olarak yükselebilir.

4. Altın fiyatları ile yatırımcının altın talebi arasında paralellik var. Eğer bu koşullar altında yatırımcının talebi azalırsa, fiyatlar da düşebilir.

5. Geçen birkaç yılda merkez bankaları altına talep gösterdiler. Bu cepheden yeni bir talep beklenmiyor.

6. Altın, ekonomilerin küçüldüğü, risklerin arttığı ve borsaların düştüğü ortamda yükselir. Dolayısıyla, yeni dönemde, zaten yüksek olan altının daha da gitmesini beklemek anlamsızdır.

Bunu bir yatırım tavsiyesi olarak almayın... Eğer ekonomilerin büyümeyeceğini, borsaların düşeceğini ve sorunlu ülkelerdeki huzursuzlukların devam edeceğini düşünüyorsanız, o zaman altın anlamlı olabilir. Ama yine de dikkatli olmakta yarar var.

İşsizliğin yeni normali

Geçtiğimiz hafta içinde Merkez Bankası Başkanı’nın sunumunu izledim. Sunumunda, ekonomideki krizin etkilerinin önemli ölçüde silindiği, göstergelerin kriz öncesine döndüğüne yönelik grafikler vardı. Ocak ayında söyleşi yaptığım Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’dan da benzer değerlendirme almıştım. ‘Kriz öncesi değerlerine geldik’ diyor ve ardından ekliyordu: ‘Ama işsizlikte hâlâ sorun var.’ Ali Babacan özetle şu görüşleri dile getirmişti: “Aslında bu krizde istihdam hiç düşmedi. Hatta 2009’da dahi toplam istihdamımız arttı. Ama işgücü katılımı da arttı ve işsizlik oranımız yükseldi. İşsizlik oranının tekrar normale dönmesi, yani yüzde 10’lara inmesi biraz zaman alacak. Her yıl 500-700 bin arasındaki genç nüfusumuz işgücüne katılıyor. Herhangi bir yıl istihdam üretmede zayıf kaldığınız zaman o rakam stoğa ekleniyor. Sonra onu eritmek vakit alıyor.”

Amerika’nın sorunu

aynı Ali Babacan’ın bu sözleri, San Fransisco Merkez Bankası’nın uzmanlarından Justin Weidner ve John Williams’ın makalesini okuyunca aklıma geldi. Bu iki uzman, dünyanın önemli bölümünün sorunu olan işsizlik konusuna ilginç bir yaklaşım getiriyorlar: ‘Amerika için normal olan işsizlik oranı yüzde 5’ler düzeyinde. Şimdiki yüzde 9’lar çok yüksektir. Bir düşüş olacaktır. Ancak, ABD’de işsizlikte yeni normal oran, olağan oranın 1.7 puan üstünde, yüzde 6.7 düzeyinde gerçekleşecektir.

Aslında son birkaç yıldaki işsizlik rakamlarında alınan mesafeye bakarsanız, iki uzman haksız sayılmazlar. İş dünyası, ‘iş üretmeyen büyüme’ stratejisiyle gidiyor, rekor kârlara rağmen istihdam artmıyor. Türkiye’de sanıyorum ‘yeni normal’, olağan dönemlerin birkaç puan üstünde olacak ve oran işgücüne katılanlar nedeniyle sınırlı şekilde gerileyecek. O nedenle de Ali Babacan, ‘Yüzde 10’dan aşağı indirmemizi ben açıkçası çok zor görüyorum. Zaten hükümetimiz döneminde 9’u filan gördü ama inemedi’ diyor. Babacan, iş gücü piyasasına yönelik reformlarla bu sorunun çözülebileceğini, aksi halde oranların, kriz sonrası ortaya çıkan nedenlerden dolayı ‘yeni dengede’ devam edeceğini ekliyor.

Yenilikçi şirket tanımı

Bazen şirketler dünyasında yurtdışından gelen moda akımlar olur. Patronlar ve yöneticileri, bu rüzgara kapılıp, içini doldurmadıkları trendin peşinden koşarlar. Bazılarında yapılanlar tamamen göstermeliktir. Zaten bir süre de sonuç alınamadığı ortaya çıkar. İnovasyonu, biraz böyle görüyorum. Söylenenlere bakılırsa, Türkiye inovatif şirketten, yenilikçilik yatırımlarından geçilmiyor. Her şirket inovatif! İşin doğrusu, bunu ölçecek, ‘Sen inovatif değilsin’ diyecek somut rakamlar da açıklanmıyor...

‘Bir fikrim var’ benzeri projeleri şirket içinde hayata geçirip, çalışanlardan öneri toplayanlar da inovasyon eğitimi düzenleyenler de kendilerini aynı kategoriye koyuyor. Geçenlerde Apple’ın bilançosu açıklanınca, rakamlar arasından öne çıkan bir gösterge dikkatimi çekti... ‘Apple efsanesinin’ nasıl doğduğunu ortaya koyması açısından bu oranı çok önemsiyorum. 2010 bilançosuna göre, Apple’ın gelirlerinin yüzde 65’i, 3.5 yıl önce mevcut olmayan ürünlerden yaratılmış. Müthiş bir rakam değil mi?

Bazı yönetim guruları da şirketin gelirlerinin içinde, yeni ürün/hizmetlerin payının yüzde 50’sini son 2-3 yıllık ürünlerden gelmesinin, bir ölçü olduğu konusunda birleşiyorlar. İşin doğrusunu ortaya koyalım. Dünyada 100 tane Apple yok. Her şirketin böyle oranları yakalaması mümkün değil. Ancak, burada önemli olan gelir getiren ‘Yeni ürün’ yaratabilmek... Bu yenilerle de gelirlerin içinde kayda değer bir paya sahip olabilmek...