Sabancı da 'Kuantum zıplaması' yapmalı

15 Mart 2011, Salı 05:00
AA

Mart ayıyla birlikte büyük grupların yıl sonu rakamlarını açıklamaları, geleceğe yönelik hedeflerini ortaya koymaları da başlar. Geçen hafta Koç, Sabancı ve Borusan’ın yıl sonu değerlendirme toplantıları yapıldı. Zor bir dönem olmasına rağmen bütün grupların büyüdüğü, Sabancı’nın 2009’daki kayıplarını kapatıp, 2008’i geçtiğini gözledik. Koç Holding ise büyümesine rağmen 2008 yılı cirosuna henüz ulaşamadı. Ama ciro açısından Türkiye’nin ‘açık ara’ en büyük grubu olma unvanını korumayı başardı.

[[HAFTAYA]]

Koç’un dönemsel sıçramaları

Koç Holding’in son yıllardaki ciro performansına bakarsanız, 2 yılda ciddi bir sıçrama olduğunu görürsünüz. Koç Holding CEO’su Turgay Durak, bunu, ‘Kuantum sıçrama’ olarak değerlendiriyor. 2003 ve 2006 yıllarındaki sıçramalarda, grubun cirosu neredeyse ikiye katlanmıştı. Durak, CEO Club’da yaptığı toplantıda bu konuyu şöyle ortaya koymuştu: ‘Benim çalıştığım şirket çok uzun süredir var olduğu için bizde biraz askeri disiplin vardır. Geçmişteki uygulamaları daha iyileştirerek devam ettirmeyi, bu arada da 3-5 yılda çok büyük bir yenilikle bir atılımı ortaya koymayı amaçlıyoruz. Yabancıların tabiriyle, ‘kuantum zıplama’ sağlamak gerekiyor’. Turgay Durak’ın değerlendirmesinden bakarsak son 3 yıl cirosu 48-54 milyar TL olan Koç’un, önümüzdeki 3-4 yılda bir ‘sıçrama yapması’ daha beklenebilir.

Enerji atağı gelebilir

Sabancı Holding’de ise farklı bir tempo dikkati çekiyor. Geçmiş yıllarda, özellikle 1990’larda Koç ile neredeyse aynı ciroyu yakalar, hatta bazı yıllarda 1’inci olurdu. Şimdi ise arada ciddi bir fark var. Sabancı’nın da önümüzdeki yıllarda bir ‘kuantum sıçraması’ yapması gerekiyor. Sabancı, bunu, çok iddialı olduğu ve büyük yatırımlar yaptığı enerji sektöründe gerçekleştirebilir. Zaten 2011 yılı için CEO Zafer Kurtul’un açıkladığı rakamlar da bunu destekliyor. Holding, 1 yılda 2 milyar dolar yatırım yapacağını açıklayarak, performansı hakkında ipuçları da vermiş oldu.

Ancak Sabancı bazı alanlardan çıkarak elde ettiği gücü, bazı satın almalarla, odaklanacağı sektörlere kullanabilir. Enerji gibi sektörlerde yapacağı alımlarla ‘kuantum sıçraması’ için bir altyapı oluşturabilir diye düşünüyorum. Son toplantıda da Başkan Güler Sabancı ve CEO Zafer Kurtul, vurgularını enerjiye yaparak, büyümenin önemli ölçüde buradan geleceğinin işaretlerini verdiler. Önümüzdeki dönemde ‘değer yaratma’ ve ‘kârlılık’ odaklı strateji izleyecek olan Sabancı’ya dikkat etmekte yarar var.

Özyeğin’in dikkatini çeken Danimarkalı şirket

Fiba Holding’in başkanı Hüsnü Özyeğin’den dinlemiştim. ‘Perakende Liderleri’ adlı toplantımızda, Çin’e yönelik önerilerde bulunurken anlatmıştı. Çin’den ayağının tozuyla dönmüş, perakendeciler için bu yükselen ülkede neler olduğunu paylaşıyordu. Gelen bir soru üzerine, giyim perakendecileri için de Çin’de fırsatlar olduğunun altını çizmişti. ‘Çin zaten tekstil ülkesi değil mi’ benzeri gelen itirazlar üzerine, çok iyi bir örnek verdiğini hatırlıyorum. Örnek Çin için verilmişti. Başarılı şirket ise pek az kişinin tahmin edebileceği bir coğrafyadan, Danimarka’dan idi. Şunları söylemişti Özyeğin: “Çin’de bir Danimarka şirketi var. Bir aile şirketi olan Bestseller’ın sizin de duymuş olabileceğiniz gibi 10 markası var.

Veromoda ve Jack&Jones, bunların en çok duyulanıdır. Zara ve H&M gibi çok büyük olmalarına rağmen son 7-8 senede Çin’de tam 1000 mağaza açtılar. Tekstilde adı geçmeyen bir Danimarka firması bunu nasıl yaptı? Neden bir Türk şirketi yapmasın? ‘Çin bizi mahvediyor, işçilik çok ucuz, hammadde pahalandı’ derken, dünyada böyle şeyler de oluyor.”

Özyeğin’in örnek verdiği ve perakendecileri etkileyen Bestseller, 1975 yılında, Merete Bech Poylsen ve Troels Holch Poylsen tarafından kurulmuş. 36 yıllık geçmişi olan, genç sayılabilecek bir şirket. Şu anda 46 ülkede, 6 binin üzerinde mağazası ve 41 bin çalışanı var. Yüzde 100 Poylsen Ailesi’ne ait olan şirketin 2009 cirosu 1 milyar 961 milyon euro. Hüsnü Özyeğin haklı... Çok güçlü bir tekstil/giyim endüstrisine sahip Danimarka yapabiliyorsa, Türkiye’nin de başarması gerekiyor. Bu noktada Hüsnü Bey’in bir önerisini de hatırlatmadan geçmeyeyim: Kolay söylenebilir ve akılda kalacak markalar yaratalım.

Türkiye niye ayrıştı?

Libya’daki olayların Suudi Arabistan’a sıçraması olasılığı vardı. Bu nedenle global borsalar düşüyordu. Buna bir de İspanya’nın notunun düşürülmesi eklendi. Ancak, Türkiye piyasaları geçen haftanın son gününü, önemli ölçüde ‘ayrışarak’ geçirdi. Bir ara 58 binlere düşen borsa haftayı 64 bine yakın düzeylerden kapattı. Ardından Japonya’daki kıyamet gibi deprem geldi. Cuma günü ve pazartesi çok sayıda piyasa bundan olumsuz etkilendi. Ama İstanbul Borsası, faiz ve döviz piyasası, biraz tedirgin olsa da yoluna devam etti. Son birkaç gündür kafalarda şu soru var: ‘Türkiye neden ayrıştı?’ Güzel bir soru ama yanıtı zor. Ama birkaç tahmin yapılabilir:

1. Son dönemdeki önlemler ve ceza haberleriyle banka hisseleri çok düşmüştü, geri alınıyor. Kötü beklentiler aşırı abartılmıştı.

2. HSBC’den gelen banka alımına yönelik haberler ve Bank Asya’nın açıklamaları piyasayı hareketlendirdi.

3. Doğan Yayın Holding ve benzeri satın alma olasılıkları piyasayı canlı tutuyor.

4. Yabancılar, biraz daha satmak için yukarı çekip, satacaklar.

5. Bilinmeyen ve piyasaları çok olumlu etkileyecek sürpriz bir haber gelecek. Bakalım hangisi doğru çıkacak!